2014'ün yaz mevsiminde acele olmayan bir kararla Yeni Dünya'ya doğru yol görünmüştü. Rota New Orleans'tı.Yol arkadaşım, Nergiz'le beraber İstanbul'dan Houston'a uçtuk.Orada bir gece kaldıktan sonra New Orleans'a geçtik.Bu ayrıntı oraya gitme planı olanlara küçük bir bilgi olsun.
Yıllardır New Orleans'a gitmek istiyordum.Nedenini çok iyi bilmediğim bir şekilde Amerika'da tek gitmek istediğim şehrin New Orleans olduğunu dilime pelesenk etmiştim. 2015 yılının Nisan ayının ilk haftasında "French Quarter Caz Festivaline katılmak için her türlü organizasyon yapılmıştı.
8 Nisan akşamı New Orleans'ın Luis Armstrong havalanındaydım.Havalanının verdiği fotograf içimdekideki tatlı heyecana pek uymuyordu.Sıradan ve küçük bir havalanı.Havalanından dışarı çıkar çıkmaz beni sıcak ve nemli hava kucakladı.Sıcağa rağmen New Orleans'ta olma duygusu bile beni keyiflendirmeye yetiyordu.Bu şehri keşfetmek için önümüzde günler vardı.
New Orleans, Mississipi Nehri'nin denize döküldüğü deltada yer alıyor.Bu verimli deltaya şeker kamışı, pamuk ve tütün plantasyonları kurulmuş. Afrika'dan getirtilen köleler bu plantasyonlarda çok kötü şartlarda çalıştırılmış.İşte hüznün doğal yaşamın parçası olması böyle başlamış.
Ben niye hep New Orleans'a gitmek istedim?
1924 yılında doğan annem çocukluğumda Sevinç Tevs şarkıları dinlerdi.O dönem, Erol Pekcan orkestrası diye bir caz orkestrası vardı.Annemin en büyük zevklerinden biri bu orkestrayı dinlemekti. Hatta bize de dinletirdi.
Fred Asteire hayranıydı.Onun ayaklarını yere vurarak yaptığı dansın adının "tap dans" olduğunu yine ondan öğrendim.
Cazın doğduğu yer olan New Orleans'a gitme isteğimde annemin caz müziği sevgisinin katkısı olabilir miydi? Evet ama bu ancak küçük bir etkiydi.
New Orleans'ın büyük kısmının zenci olduğunu düşünüyordum. Gittiğim zaman yüzde elli civarında olduğu belirtildi.Belki de beni bu kente çeken yetenekli kara derililerdi
Geçmişte köle olarak çok kötü şartlarda çalışıp kenti yaratan zencilerin yakılmasına kadar varan ırkçılığın anlatıldığı " Mississipi Yanıyor"filmi New Orleans'ın yakın tarihine ışık tutan bir flim.Bu filmin ciddi bir etkisi olduğunu düşünüyorum.İzlediğim tüm ırkçılıkla ilgili filmler zencilere ve tüm ötekileştirilmiş ya da "zencileştirilmiş" kimliklere duyduğum sevginin artmasına neden oluyordu.
New Orleans, bilindiği üzere cazın doğduğu ve buradan da dünyaya yayıldığı yer.Beni buraya çeken en önemli etken müzik, dans ve büyülü müziğin sahiplerine duyduğum saygı olmalı diye düşünüyorum.
Evet sonunda New Orleans'dayım.
New Orleans, göz alıcı özgün mimarisi, yaşamın vazgeçilmezi olan müziği, dansı ve deniz ürünlerini eksen almış lezzetli mutfağı ile insana unutulmaz anlar yaşatan bir kent...Ah keşke bir kez daha gidebilsem dedirten bir coğrafya.
New Orleans farklı isimlerle anılan bir şehir.Bunlaradan biri "NOLA".Kent Luisina eyaletinin en büyük şehri. Bu isim eyaletin ve kentin adının içindeki harflerden bir kısaltma.Yaygın olarak kullanılıyor.
Bir diğer isim "Crescent City" Crescent kelimesinin anlamı hilal.Körfezin şehri hilal gibi bölmesi nedeniyle bu isim verilmiş.
En ilginci "Big Easy"...Bu adın nereden geldiğine dair bir çok rivayet var. Bunlardan biri New york'a nazire olsun diye verilmiş olduğu.Bilindiği üzere New York'un lakabı "Big Apple".Big Apple ekşi sözlüğe göre "New York'un taşı toprağı altın" anlamına geliyormuş.
"Big Easy" ye ilişkin bir açıklama New Orleans'ın zengin müzik geçmişi ile ilintili.Müzisyenlerin geçimini sağlamak için çok seçenek bulunduğunu işaret etmek için kullanılmış. Müzisyenler, sokaklarda, özel partilerde ya da gece klüplerinde çalarak hayatlarını devam ettirme şansına sahip..Kısacası her müzisyene, New Orleans'ta ekmek var.
Aslında "Big Apple"da 1920 lerin New York'unda caz sanatçıları arasında kullanılan deyim.New York'ta çalmak ayrıcalıklı ama burada da "ekmek aslanın ağzında" gibi bir anlam çıkarmak mümkün.Elbette bu yorum kaynaklara bakılarak yazılmıştır..
Bir başka küçük bilgi, Amerika'nın güney eyaletleri "Dixieland"olarak anılıyormuş.New Orleans'ta doğan müziği de"Dixieland" olarak adlandırılmış.
New Orleans elbette müzik'le ve onun bedenle eşlikçisi dansla öne çıkmış bir kent.
Caz ilk olarak Afrika'dan getirtilen, pamuk tarlalarında ve demiryollarında çalışan işçilerin söyledikleri şarkılardan doğmuş.Bu şarkılar genellikle kötü koşullarda çalışmak ve yaşamak zorunda kalan kölelerin duygularını dile getirirken onlara bir çalışma temposu da sağlıyormuş. Kaynaklar der ki batı kültürüne yabancı bu şarkılar insan sesinin tüm çeşitliliğini ve esnekliğini kullanmaya imkan verir.
Cazın doğduğu yer New Orleans olmasına rağmen New Orleans stili denen caz müzik Chicago'da şekillenmiş ve parlak dönemini orada yaşamış.1900'lerin başında kentin ünlü caz klubü bir kararname ile kapanınca içinde Luis Armstrong'unda bulunduğu bir çok caz müzisyeni Chicago'ya göç etmek zorunda kalmış.Caz altın devrini Chicago'da yaşamış.
Müzik, dans ve festivaller kenti New Orleans...
Hüzünden doğan caz pek çok çeşidiyle bugün aynı zamanda coşkunun da ifadesi.Caz müziği kendi kendi dans türlerinide oluşturmuş. "Swing" bunlardan biri..Şimdi sırada kendi çektiğim bir video var.
Buradaki çift hemen oracıkta tanışıp dans etmeye başladılar.Birbirini tanımayan iki insanın bedenlerinin etkileşimi mucize gibiydi.
Bu fotografta yer alan sekiz on yaşlarındaki çocuk babasından aldığı komutla "tap dans" yapıyor.Ne kadar sempatik bir görüntü değil mi! Biz de dahil olmak üzere herkes önlerindeki karton kutuya para attı.Baba mutlu ama çocuğun yüzündeki korkuyla karışık yorgun ifadeyi görünce onun mutlu olduğu söylemek neredeyse imkansız.İşte ilk anda hoş gözüken bu durum çocuk sömürüsünün başka bir biçimi...
French Quarter Caz Festivali her yılın Nisan ayının ilk haftasında ya da ilk haftalarında yapılıyor.Adını French Quarter semtinden alıyor. French Quarter, fransız sömürgesi olarak da yaşamış New Orleans'daki fransız mimarisinin hakim olduğu bir semt.Şehrin merkezinde, her daim canlı müzik yapan kafe, bar ve klüpleriyle turistlerin olduğu gibi oranın halkı için de çok çekici.Ara sokalara dağılmış antika ve hediyelik eşya dükkanları ile bir cazibe merkezi. Bu arada New Orleans deniz ürünleri sunan mutfağıyla da oldukça ünlü.Bu bölgede çok sayıda lokanta var. Türkiye ile karşılaştırıldığında lezzetli deniz ürünlerinin çok daha ucuz olduğunu söylemeliyim.
French Quarter Festivalinin aklıma getirdikleri; müzik, dans,lezzetli yemekler ve kokteyller. Kokteyllerin şahı bence margarita...Tuz,buz, limon ve tekila ile hazırlanan lezzetli margaritanın bağımlılık yaptığını itiraf etmeliyim.Margarita ücreti ise 5 ile 12 Amerikan Doları arasında geziniyordu.
Festival bir hafta sürüyor. Ara sokak ve meydanlara kurulan yirmi beş sahnede yetkin isimler çaldı ve söyledi.Sahnenin dışındakiler ise dans etti.Ben hayatımda böyle bir coşku görmedim.Adrenalini yükselten müzikler...Dans etmenin yürümek kadar sıradanlaşmış olduğu bir yerde insan başka ne isterki! Sadece içinde bulunduğun ortamın tadını çıkarmak..
Festivale katılanların yaş ortalamasının oldukça yüksek olduğunu söylemeliyim.Yetmiş yaşın üzerinde, mükemmel dans eden birçok çift gördüm. Saatlerce dans ettiklerine tanık oldum.Bunun adı yaşam sevinci olmalı.
İşte şimdi fotograflarla French Quarter Caz Festivalinde bir gezinti..
Bu yaşlı amca için 68 kuşağı diyemeyeceğim. Zira yaşı seksenden fazlaydı ama kendisi bir çiçek çocuktu.Herkesin gidip sarıldığı bu amcanın üzerinde "free hug / sarılmak bedava" yazıyor.Bir çok kadının sarıldığı, sarılmakla kalmayıp öptüğü bu amca günü en karlı geçirenlerdendi.O yaşta öpücük yağmuruna tutulmak her yaşlının rüyası olabilir.O, bu rüyayı üzerinde taşıdığı sevimli yazıyla hemen gerçeğe döndürdü.Bu da mizahi zekanın bir ürünü olmalı.Çoraplarına dikkat edelim lütfen...
French Quarter Caz Festivalinden yine benim çektiğim bir video.
Bir başka festival ise 300 yıllık geleneğe sahip dini kökenli Mardi Gras festivali.Siz siz olun bu festivalin adını Mardi Gra olarak söyleyin.Hani Edinburgh kentine Edinbura denmesi gibi...
Mardi Gras festivali için Uludağ Sözlük'te bakın neler yazılmış."Katolik inancına göre bir tür oruç dönemine girmeden önceki salı günü herşeyin dibine vurdukları"işrete veda"türünden çok katılımlı kutlamadır" "Mardi Gras" ın kelime anlamı "Şişman Salı" demekmiş.
Uludağ Sözlük'te yapılan bir başak tanımda ise şöyle der."Porno flimlerine ilham olan dini bayram." Ben onların yalancısıyım.
Kaynaklarda Almanya'daki faşing, Brezilya'daki Samba festivali ve Venedik Karnavalı bu Mardi Gras festivalinin uzantıları olarak anlatılıyor.
Festival boyunca memelerini gösteren kızlara balkondan rengarenk boncuklar atılıyormuş.Bu gelenek French Quarter Caz Festivali süresince de devam etti.Boncuklar, arabalardan ve balkonlardan atıldı.Küçük bir fark vardı biz memelerimizi açmadan bu boncukların sahibi olduk.Yaşlı - genç, kadın-erkek herkesin boynunda bu renkli boncuklardan vardı.
İşte boyunları süsleyen Mardi Gras boncukları ama French Quater Caz Festivalinde..
New Orleans ilk önce 40 yıl İspanyolların elinde kalmış, onları Kanada'dan gelen Fransızlar takip etmiş sonunda da Amerikalıların eline geçmiş. Kentin çok kültürlü geçmişi,hem mimarisinde hem de mutfağında çok etkili. French Quarter'daki evler iki katlı ve geniş balkonlu.Bu balkonların parmaklıkları demirden yapılmış.Balkonlarda neredeyse ağaç haline gelmiş bitkiler var.Bu mimarinin Fransız mimarisi olduğu söyleniyor.
French Quarter'ın dışındaki evler rengarenk, geniş verandalı.Verandaların olmazsa olmazı sallanan bir koltuk ya da kanepe Aslında bu çok tanıdık bir görüntü.İzlediğimiz filmler,okuduğumuz kitaplar çok uzak bir coğrafyadaki bir kültürle farkında olmadan ortaklık kurmamıza neden oluyor.
Belki de sallanan koltukların çıkış yeri bile bu coğrafya olabilir.
Evlerin önünden geçerken verandalardaki sallanan boş koltuklara zenci bir babayı ya da büyük babayı oturtup, onların ayaklarının altında oynayan çocukları hayal ettim.Gerçekle düşlediklerimi bir araya getirip o evlerde nasıl hikayeler yaşanmıştır diye düşünmeye başladım.Buradaki fotografın çağrışımları yokluk, aşağlanma, acı gibi duyguları getirdi aklıma.İşte bu renkli evlerin insanda yarattığı hoşluk duygusu, müzik ve dans belki de yaşam mücadelelerinde onlara güç katıyordu.
Mississipi Nehri'nin batı kıyısında Algier isimli semt var.Gerçekten görülmeye değer.18.yüzyılda Afrika'dan getirilen zenciler burada tutuluyormuş.2015 yılında sokaklarında yürürken yüzyıl öncesindeymişim gibi hissettim.Çok sıcak ve nemli bir havada orada çektiğim bir videoyu paylaşmak istiyorum.
Geçmişte pamuk, tütün ekmek için kullanılan plantasyonların içinde de sözünü ettiğim tarzda büyük evler var.Şimdi bu plantasyonlara gezi düzenlenerek turistlerin hizmetine sunuluyor. Geçmişte bu plantasyonlarda yaşanan trajik olaylar ziyaretçilere anlatılarak paraya dönüşüyor.
New Orleans kenti ile ilgili bir kaç ilginç bilgi daha vermek isterim.Kent deniz seviyesinin iki metre altında olduğu için her zaman su içinde.Onun için saniyede 22 pompa tayfun olsun olmasın sürekli çalışıyormuş, ama şehri her zaman koruyamıyormuş.Kent su seviyesinin altında kaldığı için mezarları toprağın üstüne yapmışlar. Mezarlık ziyaretleri ciddi bir turistik aktivite.Mezarların bayağı ihtişamlı olduğu söylenebilir.
New orleans'ta önemli bir müzisyen öldüğü zaman önde orkestra müzik yaparmış, orkestra'nın arkasından cenaze gelirmiş.Bir kent düşünün ki cenazesini bile müzikle yolculuyor.
Bilindiği üzere New Orleans, Mississipi kenarında. Yukarıdan bakıldığında yılankavi bir görüntüsü var.Dar ama uzun görünüyor.Birebir New Orleans'la ilgili olmasa bile Mississipi nehri üzerinde işleyen gemilerde uzun süre çalışmış olan Mark Twain ile ilgili bir anekdottan söz etmek isterim. Mark Twain, çocukluğumda çok severek okuduğum Tow Sawyer'in yazarı. "Mark Twain"adı onun gerçek adı değil.Gerçek adı Samuel Clemens.
Mark Twain gemide çalışırken nehir derinliğini ölçerken kullandıkları iki kelimenin nehir gemisinde duyulabilecek en güzel sözcükler olduğunu söylemiş.Derinliği ölçmekle görevli mürettabat nehre, kulaç ölçüsüyle bir halat atar.Eğer halat bir kulaç aşağı inerse gemi kıyıya yanaşamayacak anlamındadır.Çünkü çok sığdır.Bir kulaçlık mesafe "mark one" olarak ifade edilir Bu duruma mürettebat homurdanır..Eğer iki kulaç aşağı inerse bu geminin karaya yanaşabileceği anlamındadır. Bu da " Mark twain" olarak kullanılır.Mark twain'i duyan denizciler neşelenir. Çünkü karada onları bekleyen hoş saatler vardır.İstedikleri gibi karada eğlenebileceklerdir.Samuel Clemens bu nedenle Mark Twain'i kendine isim seçmiş ve edebiyat dünyasında da böyle tanınmıştır.
Biraz da New Orleans'ın mutfağından söz edelim.
Bu muhteşem görünümlü karidesler yılın sadece belli bir döneminde çıkıyormuş.Biraz baharatlı hazırlanmıştı.Lezzetliydi.Ancak bir karidesten çıkan et o kadar azdı ki yerken verilen bunca mücadeleye değer miydi?
Bu da istridye yemeği. Gerçekten çok lezzetliydi.İlk defa tatma şansım oldu.Acaba yemeği bu kadar lezzetli yapan istridyenin kendisi miydi?Bu konuda da pek emin değilim. Çünkü inanılmaz lezzetli bir sosu vardı.Bilenler der ki istridye üzerine limon sıkılarak çiğ tüketilmeli.Ağızın içinde bir kaç saniye kalan ve çiğnenmeden yutulan bir şeyin nasıl lezzeti alınır.Bunu da bir bilene sormalı.
New Orleans mutfağında Fransız etkisinin baskın olduğu belirtildi.Kanada'nın Nova Scotia bölgesinden gelen Cajun adı verilen fransız köylüleri bu keyifli şehrin mutfağını şekillendirmiş. Bunun yanısıra creole dedikleri ispanyol ve karayip adalarından gelen insanların karışımından olan melezlerin de New Orleans mutfağındaki etkisinin önemli olduğu söyleniyor.
Bir de her yerde insanın gözüne takılan po-boy reklamlarının ne olduğunu anlamamız biraz zaman aldı ama sonunda oraya özgü bir sandviç çeşidi olduğunu keşefettik.Hamburger görünümlü sandvice neden po-boy dendiğine gelince..."Po boy" "poor boy" anlamındaymış.Yani "fukara oğlan" anlamında.Lokantada yemeye gücün yoksa bir po boy al ve keyfine bak. Biz almadık. Ama nasıl yapıldığını öğrendik.Et ya da kızartılmış deniz ürününden yapılmış bir sandviç. Remoulade sos (hardal ve mayonezle hazırlanmş sos) ile servis ediliyormuş.
Ayrıca New Orleans mutfağında timsah eti de yaygın olarak kullanılmakta.Fıstık yağının da yaygın olarak kullanıldığını ilave etmek isterim.
Birkaç küçük notla yazımı bitirmek istiyorum.
Büyücüleri ile ünlü kent, Tennese William's (Arzu Tramvayı,Kızgın Damdaki Kedi),Truman Capote gibi ünlü yazarlarla da anılmakta.
Kent yıllarca salgın hastalıklarla, kasırgalarla uğraşmış.En son 2005 yılında Catrina kasırgası ile alt üst olmuş.Bu kasırganın yaraları hala sarılıyormuş.Şehir merkezinde bu kasırganın izlerine rastlamak mümkün değil.Çünkü şehir merkezi biraz daha yüksekte kurulmuş.Ama kenar mahallelere çok zarar vermiş.Catrina'nın zarar verdiği mahalleler yine turizme açılmış. Umarım bu sayede toplanan paralar yine felaket bölgelerine gidiyordur.İnsanların bir turistik aktivite olarak bu yoksul mahallere gitme isteğini anlamakta zorluk çekiyorum.Bu bana hiçbir zaman etik gelmemiştir.Ziyaret eden fakirliği izleyerek kendini iyi hissederken fakir insanlar da maymun yerine konmuş gibi gelir bana..New Orleans şehir merkezinde hissedilmese bile fakir bir kent.Bir daha bir doğal felakete maruz kalırlarsa -umarım ki olmaz- kalbim onlar için farklı bir biçimde atacak.Aklım gönlüm New Orleans'ta kaldı.
Bir başka turistik aktivite ise buharlı ve çarklı bir gemi ile Mississipi nehri üzerinde dolanmak.. Kenti insanları, yaşama biçimini çok sevdiğim bir kent New Orleans.Umarım ikinci kez yolum düşer.
Mississipi nehri üzerinde çekilmiş bir fotograf.
Ayrıca yirmi yıldır birlikte olduğum hayat arkadaşım Ahmet'in de benim cazı sevmemde çok büyük katkısı var.Bu yazıyla da benim böylesi güzel bir müziği daha çok tanımama ve sevmeme neden olduğu için ona teşekkür ederim.
New Orleans hatırası
11.Haziran.2015 Foça
.
özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin
özlem, gidip görememendir;
ama gidip görmek istemen
özlediğin, gidip görmek istediğin
ama gidip göremediğin
özlem, gidip görmek istemen
ama, gidememen, görememen; gene de, istemen
Oruç Aruoba
ama, gidip görmek istediğin
özlem, gidip görememendir;
ama gidip görmek istemen
özlediğin, gidip görmek istediğin
ama gidip göremediğin
özlem, gidip görmek istemen
ama, gidememen, görememen; gene de, istemen
Oruç Aruoba
AMSTERDAM'da SONBAHAR KAÇAMAĞI
Kasım ayının ilk haftasında Amsterdam'daydım.Sonbahar kaçamağı...Kent, ilk önce geniş caddelerin etrafındaki, yaprakları sarıdan kırmızıya dönmüş ağaçlar ile beni selamladı.Kendi yollarında, sayıca çok fazla olan bisikletlileri hayranlıkla selamladım.Ağaçların suya yazılmış izleri beni büyüledi.Tüm bunlardan sonra bu izlenimlerim kentle ilgili tam notu hak ediyordu.Sanırım Amsterdam'da hazan mevsimi farklıdır demek fazla olmaz.Belki de kent Avrupa başkentleri arasında kendi yaşam modelini yaratmış en özgün kent.Hüzün ve coşku kolkola geziyor Amsterdam'da...
Kent, bisikletli yaşam modeli,"coffe shopları", "smart cafeleri",neredeyse çatıları birbirine değecek kadar yaklaşmış sarhoş evleri, dünya mutfağının lezzetli yemeklerini sunan restoranları, tasarım dükkanları,kanalları,müzeleri ve çok sayıda ilginç aktivite ile ziyaretçileri için bir cennet.
Amsterdam'da ziyaret edilmesi gereken tüm yerlerin hemem hepsi birbirine yürüme mesafesinde."Aaa şehiri ne kolay öğrendim" dediğiniz noktada sorun başlıyor.Şehrin merkezinde üç büyük kanal var ve kanallar daire biçiminde yerleşmiş.Ara sokakları gezmeye başladığım noktada yolumu kaybetmeye başladım.Konuştuğum herkes bunu çözebilmek için zamana ihtiyaç olduğunu söyledi.Ben de şehri öğrenmenin en iyi yolunun kaybolmaktan geçtiğini bilen biri olarak şehrin tadını çıkarmaya çalıştım.
Kent'teki ulaşım için en çok kullanan araç herkesin bildiği üzere bisiklet.Ciddi olarak bisiklet park problemi var.Bisikletin üzerinde, o yoğun bisiklet trafiğinin içinde yemeklerini yiyor, telefonda konuşuyor, mesaj çekiyor, çocuklarını taşıyorlar.
Bu konuda çok yetenekli olduklarını söylemek hiç ama hiç fazla olmaz.
Kendimi iyi bir bisiklet binicisi olarak düşünürdüm.Elbette Amsterdam'a gidip bisiklete binmemek olmaz.Ben Amsterdam'da Ayşen'in misafiriydim. Ayşen ve ben bisikletle şehir merkezine gittik.Karabasan gibiydi...Yayayı, bisikletliyi,tramvayı, arabayı kontrol etmek durumunda kalmak beni çok ama çok yordu.Bir sürü yanlış yaptım.Amsterdam'ın merkezinde bisiklet kullanmakla başka bir şehirde bisiklet kullanmayı karıştırmamak gerek.Bence benim gibi turistlere Amsterdam'ın büyülü parklarında bisiklet kullanmak yakışır.
Hollanda'nın büyük bir kısmı deniz seviyesinin altındaymış.Düz bir ülke.Dağı yok.Kaynaklarda en yüksek noktasının bir tepe olduğu söyleniyor.Tüm ülkede bisikletin yoğun olarak kullanılmasının en önemli sebebinin bu düzlük olduğu da belirtildi.
Kentte ulaşım oldukça kolay.Tramvay,otobüs ve tren tıkır tıkır işliyor.Kentin merkezi oldukça küçük.Bu da kentin ziyaretçileri için önemli bir avantaj.Ama, Amsterdam'ın çok küçük olduğu söylenemez.Bir milyonun üzerinde nüfusu varmış.Büyük ve küçük kanalları ile Amsterdam kuzeyin Venedik'i olarak tanımlanıyormuş.Kente çok yakışan 1500 civarında köprüden söz ediliyor.
Kanallar boyunca sıralanan evler iki boyutlu gibi gözüküyor.Evlerde gözle görülür bir çarpıklık var.Uyumlu ve yakışan bir çarpıklık...Şarkı söyleyen kol kola girmiş sarhoş adamlar gibi..Neşeli evler..
Edam Amsterdam'a yaklaşık bir saat mesafede bir kasaba...Benim favori listemde yerini alanlardan...
Amsterdam'ın yakın çevresindeki kasabaları da ziyaret etme şansım oldu.Gittiğim her kasabanın kendine ait bir mimarisi var. Amsterdam'ın sarhoş evleri ile kasabalardaki pasta evler şirinlikte yarış içindeydi.
Volendam.Yine Amsterdam'a yakın okyanus kıyısında bir kasaba...Çok sevimli ama bir o kadar da turistik...
Marken...Çok küçük bir kasaba...Kasaba olduğuna inanması zor.Okyanus kıyısına kurulmuş flim platosu gibi...
Marken
Volendam
Marken...Yenilesi değil mi?
Amsterdam'daki çok sayıdaki müzeden bahsetmeden bit pazarlarından bahsetmek ne kadar doğru olur bilemem ama...Galiba benim sıralamamda bit pazarları müzelerden önce yerini aldı.
Amsterdam ikinci el cenneti...Çok sayıda bit pazarı var.Kentin ziyaretçileri için gerçekten ilginç bir deneyim.Londra'da yaşadığım süre içinde çeşitli projeleri destekleyen ikinci el dükkanlara uğramak rutinimin bir parçasıydı.Aslında ciddi bir eğlence..
Amsterdam'daki hem pazarlarda hem de büyük dükkanlardaki ikinci el ürünler turistlerin ilgi odağı yani bendenizin de..Örtüden bardağa ayakkabıdan eşarba aklınıza gelen her türlü ürünü bu pazarlarda bulmak mümkün.Çok sayıda üründe aklımın kaldığını itiraf etmeliyim.Bit pazarlarından başka bir de ikinci el ürün satan "Vintage" dükkanlar var."Vintage"i belki "klasikleşmiş" olarak çevirmek mümkün.Gidecek olanlara tavsiyem ikinci el satan bu dükkanları mutlaka ziyaret etmeleri.Yani benim gibi ellili yaşlarında olanların annelerinin, anneannelerinin giysileri vintage oluyor.Yok yok anneanne giysileri antika...
Bu bit pazarlarından birinde uzaktan çok şık bir bot gördüm.Hani şu kankan kızlarının giydiği botlardan... Koşarak tezgaha yaklaştım.Kendi standartlarımdan daha yüksek fiatı kafamda belirleyerek satıcıya botların fiatını sordum.Satıcı astronomik bir rakam söyledi.Meğer Victorya dönemine aitmiş...Gözlerim botların üzerine takılı olarak tezgahtan uzaklaştım.Vintage ve antika ayrımını iyi yapmak gerek.
Ayda bir kere kurulan çok büyük bir bit pazarı var.Bit pazarında yer satın alarak evinizdeki eşyayı getirip burada satma şansınız var.İnsanlar ellerinde pazar arabaları ile bit pazarına gidiyor.Buralardan alış veriş yapıp ev bile döşemek mümkün.Hem de çok zevkli evler..Bu fotografı bit pazarına gitmek için beklerken çektim.
Hollanda deyince yel değirmenlerinden söz etmeden olmaz. Amsterdam'ın içinde bir tane yel değirmeni varmış.Ben bir diğerini Amsterdam'a yakın kasabalardan olan Haarlem'de gördüm. İşte Haarlem'deki bir yel değirmeni...
Yel değirmenini görünce insan bu görüntüyü tamamlayacak olan Hollanda köylüsünü de görmek istiyor.Hani ayağında tahta saboları, hafif kilolu, önünde önlüğü olan güleç bir Hollandalı kadın...Ama gerçek Hollanda köylüsünü görmek mümkün olmadı. Kartondan yapılmış köylü kıyafetlerinin arkasına geçerek bir Hollanda hatırası çektirmek mümkün.Herşey turizmin hizmetinde..
Hollanda'nın, eşcinsel evlilik,esrar kullanımı, fahişelik gibi konulara karşı çok hoşgörülü politikaları var.Bu hoş görü ne alkol tüketimini ne sigara ne de esrar tüketimini artırmış. Esrar satışı yapılan Coffe Shopların ziyaretçisi yine turistler. Sokakta sigara içen çok az insan gördüğümü söylemeleyim.
Bisiklete binmek yaşamın önemli bir parçası.Bilmiyorum bu nedenle mi pek kilolu insan yok.Şimdi bir başka popüler spor ise koşmak.Genç, yaşlı, çoluk çocuk herkes koşuyor.Nasıl koşulması gerektiğini öğreten bir çok kurs var. Ben de her yaştan insanın koştuğu bir pazar koşusuna tanık oldum.Sırada pazar koşusunu birlikte izlediğim iki çocuk fotografı..
Amsterdam tam bir müze cenneti.Çok saygın müzelerin yanında sex müzesi, lale müzesi, işkence müzesi, gemi müzesi, çocuklar için fen müzesi gibi eğlenceli müzeler de var.Giriş ücretlerinin bizim için oldukça pahalı olduğunu söylemeliyim.
Paylaşmak istediğim bir başka yer Amsterdam Kütüphanesi.Misafiri olduğum Ayşen sayesinde orayı da ziyaret etme şansım oldu.Turistler de dahil olmak üzere herkesin rahatlıkla girebildiği bir kütüphane.Gerçekten görülesi.
Amsterdam sunduğu olanaklarla tekrar tekrar gidilesi bir kent.Bir kez daha yolumu düşürmek isterim.
Hollandaca, müziği ile insanın kulağına çok hoş gelen bir dil değil.Ancak bu dile ilişkin ilginç bir bilgiyi paylaşmak isterim.Güney Afrika'da konuşulan Africaan dili ile 17. yüzyılda konuşulan ya da eski Hollandaca aynı dilmiş.Bunun nedeni Güney Afrika'nın Hollanda'nın sömürgesi olmasıymış.
Bir başka bilgi ise yalnız kadınların birlikte yaşadığı çok özel bahçeleri olan "hofjes" adı verilen evler. Haarlem Amsterdam'a trenle onbeş dakika mesafede bir kasaba. Gotik tarzdaki mimarisi ve sözünü ettiğim evleri ile ünlü.Bu evlerin hikayesi oldukça eskiye dayanıyormuş.Yalnız kadınların yaşadığı bu evler bahçeleri ile ünlüymüş.
Ziyaret ettiğim bir başka kasaba Delft...Gittiğimde oldukça soğuktu.Çok tadını çıkararak gezemedim.Delft meşhur mavi seramikleri ile meşhur.Bir iki fotograf da oradan...
Amsterdam'da keyifli bir on gün geçirdim.Canlı bir kültür hayatı var.Çok yaşanılası bir kent.Bu geziyi manevi kızım gibi kabul ettiğim Ayşen'in sağladığı olanaklarla gerçekleştirdim. Ayşen, Amsterdam'da doktora tezini yazıyor.Onun şahane evinde kaldım.Ona da buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.
FOÇA 27 KASIM 2014
Kent, bisikletli yaşam modeli,"coffe shopları", "smart cafeleri",neredeyse çatıları birbirine değecek kadar yaklaşmış sarhoş evleri, dünya mutfağının lezzetli yemeklerini sunan restoranları, tasarım dükkanları,kanalları,müzeleri ve çok sayıda ilginç aktivite ile ziyaretçileri için bir cennet.
Amsterdam'da ziyaret edilmesi gereken tüm yerlerin hemem hepsi birbirine yürüme mesafesinde."Aaa şehiri ne kolay öğrendim" dediğiniz noktada sorun başlıyor.Şehrin merkezinde üç büyük kanal var ve kanallar daire biçiminde yerleşmiş.Ara sokakları gezmeye başladığım noktada yolumu kaybetmeye başladım.Konuştuğum herkes bunu çözebilmek için zamana ihtiyaç olduğunu söyledi.Ben de şehri öğrenmenin en iyi yolunun kaybolmaktan geçtiğini bilen biri olarak şehrin tadını çıkarmaya çalıştım.
Kent'teki ulaşım için en çok kullanan araç herkesin bildiği üzere bisiklet.Ciddi olarak bisiklet park problemi var.Bisikletin üzerinde, o yoğun bisiklet trafiğinin içinde yemeklerini yiyor, telefonda konuşuyor, mesaj çekiyor, çocuklarını taşıyorlar.
Bu konuda çok yetenekli olduklarını söylemek hiç ama hiç fazla olmaz.
Kendimi iyi bir bisiklet binicisi olarak düşünürdüm.Elbette Amsterdam'a gidip bisiklete binmemek olmaz.Ben Amsterdam'da Ayşen'in misafiriydim. Ayşen ve ben bisikletle şehir merkezine gittik.Karabasan gibiydi...Yayayı, bisikletliyi,tramvayı, arabayı kontrol etmek durumunda kalmak beni çok ama çok yordu.Bir sürü yanlış yaptım.Amsterdam'ın merkezinde bisiklet kullanmakla başka bir şehirde bisiklet kullanmayı karıştırmamak gerek.Bence benim gibi turistlere Amsterdam'ın büyülü parklarında bisiklet kullanmak yakışır.
Hollanda'nın büyük bir kısmı deniz seviyesinin altındaymış.Düz bir ülke.Dağı yok.Kaynaklarda en yüksek noktasının bir tepe olduğu söyleniyor.Tüm ülkede bisikletin yoğun olarak kullanılmasının en önemli sebebinin bu düzlük olduğu da belirtildi.
Kentte ulaşım oldukça kolay.Tramvay,otobüs ve tren tıkır tıkır işliyor.Kentin merkezi oldukça küçük.Bu da kentin ziyaretçileri için önemli bir avantaj.Ama, Amsterdam'ın çok küçük olduğu söylenemez.Bir milyonun üzerinde nüfusu varmış.Büyük ve küçük kanalları ile Amsterdam kuzeyin Venedik'i olarak tanımlanıyormuş.Kente çok yakışan 1500 civarında köprüden söz ediliyor.
Kanallar boyunca sıralanan evler iki boyutlu gibi gözüküyor.Evlerde gözle görülür bir çarpıklık var.Uyumlu ve yakışan bir çarpıklık...Şarkı söyleyen kol kola girmiş sarhoş adamlar gibi..Neşeli evler..
Edam Amsterdam'a yaklaşık bir saat mesafede bir kasaba...Benim favori listemde yerini alanlardan...
Amsterdam'ın yakın çevresindeki kasabaları da ziyaret etme şansım oldu.Gittiğim her kasabanın kendine ait bir mimarisi var. Amsterdam'ın sarhoş evleri ile kasabalardaki pasta evler şirinlikte yarış içindeydi.
Volendam.Yine Amsterdam'a yakın okyanus kıyısında bir kasaba...Çok sevimli ama bir o kadar da turistik...
Marken...Çok küçük bir kasaba...Kasaba olduğuna inanması zor.Okyanus kıyısına kurulmuş flim platosu gibi...
Marken
Volendam
Marken...Yenilesi değil mi?
Amsterdam'daki çok sayıdaki müzeden bahsetmeden bit pazarlarından bahsetmek ne kadar doğru olur bilemem ama...Galiba benim sıralamamda bit pazarları müzelerden önce yerini aldı.
Amsterdam ikinci el cenneti...Çok sayıda bit pazarı var.Kentin ziyaretçileri için gerçekten ilginç bir deneyim.Londra'da yaşadığım süre içinde çeşitli projeleri destekleyen ikinci el dükkanlara uğramak rutinimin bir parçasıydı.Aslında ciddi bir eğlence..
Amsterdam'daki hem pazarlarda hem de büyük dükkanlardaki ikinci el ürünler turistlerin ilgi odağı yani bendenizin de..Örtüden bardağa ayakkabıdan eşarba aklınıza gelen her türlü ürünü bu pazarlarda bulmak mümkün.Çok sayıda üründe aklımın kaldığını itiraf etmeliyim.Bit pazarlarından başka bir de ikinci el ürün satan "Vintage" dükkanlar var."Vintage"i belki "klasikleşmiş" olarak çevirmek mümkün.Gidecek olanlara tavsiyem ikinci el satan bu dükkanları mutlaka ziyaret etmeleri.Yani benim gibi ellili yaşlarında olanların annelerinin, anneannelerinin giysileri vintage oluyor.Yok yok anneanne giysileri antika...
Bu bit pazarlarından birinde uzaktan çok şık bir bot gördüm.Hani şu kankan kızlarının giydiği botlardan... Koşarak tezgaha yaklaştım.Kendi standartlarımdan daha yüksek fiatı kafamda belirleyerek satıcıya botların fiatını sordum.Satıcı astronomik bir rakam söyledi.Meğer Victorya dönemine aitmiş...Gözlerim botların üzerine takılı olarak tezgahtan uzaklaştım.Vintage ve antika ayrımını iyi yapmak gerek.
Ayda bir kere kurulan çok büyük bir bit pazarı var.Bit pazarında yer satın alarak evinizdeki eşyayı getirip burada satma şansınız var.İnsanlar ellerinde pazar arabaları ile bit pazarına gidiyor.Buralardan alış veriş yapıp ev bile döşemek mümkün.Hem de çok zevkli evler..Bu fotografı bit pazarına gitmek için beklerken çektim.
Hollanda deyince yel değirmenlerinden söz etmeden olmaz. Amsterdam'ın içinde bir tane yel değirmeni varmış.Ben bir diğerini Amsterdam'a yakın kasabalardan olan Haarlem'de gördüm. İşte Haarlem'deki bir yel değirmeni...
Yel değirmenini görünce insan bu görüntüyü tamamlayacak olan Hollanda köylüsünü de görmek istiyor.Hani ayağında tahta saboları, hafif kilolu, önünde önlüğü olan güleç bir Hollandalı kadın...Ama gerçek Hollanda köylüsünü görmek mümkün olmadı. Kartondan yapılmış köylü kıyafetlerinin arkasına geçerek bir Hollanda hatırası çektirmek mümkün.Herşey turizmin hizmetinde..
Hollanda'nın, eşcinsel evlilik,esrar kullanımı, fahişelik gibi konulara karşı çok hoşgörülü politikaları var.Bu hoş görü ne alkol tüketimini ne sigara ne de esrar tüketimini artırmış. Esrar satışı yapılan Coffe Shopların ziyaretçisi yine turistler. Sokakta sigara içen çok az insan gördüğümü söylemeleyim.
Bisiklete binmek yaşamın önemli bir parçası.Bilmiyorum bu nedenle mi pek kilolu insan yok.Şimdi bir başka popüler spor ise koşmak.Genç, yaşlı, çoluk çocuk herkes koşuyor.Nasıl koşulması gerektiğini öğreten bir çok kurs var. Ben de her yaştan insanın koştuğu bir pazar koşusuna tanık oldum.Sırada pazar koşusunu birlikte izlediğim iki çocuk fotografı..
Amsterdam tam bir müze cenneti.Çok saygın müzelerin yanında sex müzesi, lale müzesi, işkence müzesi, gemi müzesi, çocuklar için fen müzesi gibi eğlenceli müzeler de var.Giriş ücretlerinin bizim için oldukça pahalı olduğunu söylemeliyim.
Paylaşmak istediğim bir başka yer Amsterdam Kütüphanesi.Misafiri olduğum Ayşen sayesinde orayı da ziyaret etme şansım oldu.Turistler de dahil olmak üzere herkesin rahatlıkla girebildiği bir kütüphane.Gerçekten görülesi.
Amsterdam sunduğu olanaklarla tekrar tekrar gidilesi bir kent.Bir kez daha yolumu düşürmek isterim.
Hollandaca, müziği ile insanın kulağına çok hoş gelen bir dil değil.Ancak bu dile ilişkin ilginç bir bilgiyi paylaşmak isterim.Güney Afrika'da konuşulan Africaan dili ile 17. yüzyılda konuşulan ya da eski Hollandaca aynı dilmiş.Bunun nedeni Güney Afrika'nın Hollanda'nın sömürgesi olmasıymış.
Bir başka bilgi ise yalnız kadınların birlikte yaşadığı çok özel bahçeleri olan "hofjes" adı verilen evler. Haarlem Amsterdam'a trenle onbeş dakika mesafede bir kasaba. Gotik tarzdaki mimarisi ve sözünü ettiğim evleri ile ünlü.Bu evlerin hikayesi oldukça eskiye dayanıyormuş.Yalnız kadınların yaşadığı bu evler bahçeleri ile ünlüymüş.
Ziyaret ettiğim bir başka kasaba Delft...Gittiğimde oldukça soğuktu.Çok tadını çıkararak gezemedim.Delft meşhur mavi seramikleri ile meşhur.Bir iki fotograf da oradan...
Amsterdam'da keyifli bir on gün geçirdim.Canlı bir kültür hayatı var.Çok yaşanılası bir kent.Bu geziyi manevi kızım gibi kabul ettiğim Ayşen'in sağladığı olanaklarla gerçekleştirdim. Ayşen, Amsterdam'da doktora tezini yazıyor.Onun şahane evinde kaldım.Ona da buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.
FOÇA 27 KASIM 2014
SİMİ GİDİ SİMİ
"Simi gidi Simi"... Bu şahane ada bu kadar yakınımızdayken ziyaret etmek için neden geç kaldığımı bilmiyorum.Ama bildiğim bir şey varsa -geç tanışılmış olsa bile- hala "hey gidi günler" deki dokusunu koruyor."Ne güzel""hiç bozulmamış nidaları" ile Ada'da eski iki arkadaşımla beraber bir kaç gün geçirdim.
Simi, yan yana bir kaç koydan oluşmuş coğrafi yapılanması, bir yamaca yerleşmiş pastel renkli evleri, turkuaz renkli denizi,lezzetli ve ucuz deniz ürünleri ile insanı kucaklıyor.Çok uzun zamandan beri yüzmekten böylesine keyif aldığımı hatırlamıyorum.Kendimi denize hapsetmek istedim desem fazla olmaz
Ben Ada'ya gitmeden önce internette Simi Ada'sı ile yazılmış yazıları okudum."Nereye gidilir?""ne yenir?" gibi soruların yanıtlarını aramak için nette gezindim. Aradığım tüm soruların cevaplarını da buldum.Bu bulduğum yazıların benzerini yazmak istemediğim için "Simi le ilgili "ne yazsam" düşüncesini bir kaç gündür kafamda gezdiriyorum. Sonunda biraz insan odaklı biraz gördüğüm birkaç Yunan Ada'sı ile ilgili karşılaştırmalı bir yazı yazmaya karar verdim.
Simi, bize daha Ada'ya ayak basmadan sımsıcak görüntüsüyle "hoşgeldin" dedi.Yaz mevsimi süresince kaybettiğim yaşam sevincimin geri gelmeye başladığını hissettim.İyi bir başlangıçtı bu...Hani bir kaç gündür susuz kalmış bir çiçeği suladığınızda yavaş yavaş yapraklarını diriltmesi gibi..
Zira gene hevesle gittiğim Sakız Adasın'da ilk söylediğim "ben buraya niye geldim"olmuştu.Ancak Ada'nın içini gezdikten sonra fikrim değişmişti..Yeri gelmişken Sakız Adası'nın Simi'den daha ucuz olduğunu söylemeliyim.
Daha önceden yerimizi ayırttığımız Liman bölgesindeki Kokona Otele yerleştik.Otelimizin sevimli sahibesi Kokona, evine misafir gelmiş gibi bir eda ile bizi karşıladı.
Ortalama bir Türk kadını gibi gözüken, ellili yaşlarını süren Kokona adeta evrim geçirmiş bir kadın.. 15 yaşında evlenmiş dört ya da beş yetişkin kızı ve torunları var.Çocuklarını büyüttükten sonra iş kadını olmuş, ingilizce öğrenmiş.Kokona bana aynı formasyonda bir Türk kadını "bu kadar yol alabilir miydi?" diye düşündürdü.Bence alamazdı.
Bunun yanıtını kendim aramaya başladığımda aklıma gelenler şunlar...Elbette Kokona'nın hayatı tırmalayan kişiliğini göz ardı etmeden..
Gelenek görenek farklılığı mı? Müslüman bir toplum olarak kadının daha çok baskılanması mı? .....Elbette buna birçok gerekçe bulunabilir. Kokona'nın başardıkları hiç azımsanmayacak ölçülerde...
Kokona Oteli öneririm.Zengin kahvaltısının tadına bakmazsanız bunun da bir eksiklik olduğunu hatırlatmak isterim.Yediğim lezzetli ekmeğin tadı hala damağımda..
Ada'da konuştuğum insanların çoğunluğunun kış mevsimini Rodos'ta geçirdiklerini öğreniyorum.Yaz mevsiminde Ada'ya gelerek hizmet sektörünün farklı alanlarında çalışıyorlarmış. Ada'nın kışlık nüfusu 2000 civarındaymış.
Symi, "Oniki Ada" grubunda yer alıyormuş.Türkiye sahilleri boyunca Oniki Ada en güneydeki Yunan adaları grubuymuş.Bu adalar topluluğu kaynaklara göre Yunanistan'a katılan son topraklar olarak ifade edilmekte. Rodos, ada grubunun merkezi ve en büyüğü imiş.Takım ada grubunun ikinci büyük adası neredeyse Bodrum'dan bir taş atımlık mesafede olan Kos (İstanköy)..
Simi'ye gitmek için Kos zorunlu bir durak. Kos adasına ikinci gidişim.Benim için herhangi bir tatil beldesinden farkı yok.Simi, Santorini ya da Mikonos'ta tam da tanımlayamadığım büyüyü Kos Ada'sında yakaladığımı söylemek zor.
Kos Ada'sı,Romalılar, Osmanlılar,İtalyanlar ve Almanların egemenliğinde kaldıktan sonra 1948'de Yunanistan'a katılmış.Bu kadar çok el değiştirmiş bir Ada'da tüm bu uygarlıklara ait özgü yapılara ve harabelere rastlamak oradaki yaşamın bir parçası.
Yunan adalarının bir çoğunu gezmiş bir çift bu adalar içinde en çok Kos'u sevdiklerini söyledi.Ben artık Bodrum ve türevi olan yerlerden hoşlanmadığım için gittiğim yerdeki beklentim tamamen otantik dokuyla buluşmak,yerele dokunmak,oranın insanın gözüyle gittiğim yeri görmek.Elbette hepimizin tatil anlayışları farklı...
Çok sayıda mezenin küçük tabaklarda servis edildiği Rum meyhanesi ya da tabakların kırıldığı Sirtaki oynanan Taverna denilen mekanları çocukluğumdan beri duymuşluğum var.Hatta bendeki bu tanıma uygun birkaç tavernaya Londra'da gittim.Ben Yunan Adalarına yaptığım seyahatlerim sırasında bu tanımlara uyan hiç bir mekana rastlamadım.Taverna gördüğüm kadarıyla "Lokanta"anlamında kullanılıyor.
Lokantalardan söz etmişken o coğrafyanın popüler yemeği Musakka tarifi vereyim.Bizim bildiğimizden biraz farklı.Aslında biraz börek görünümünde.En altta patates onun üzerinde halka şeklinde kesilmiş kabaklar onun üzerinde de kızarmış patlıcan ve en üstte de başamel sos var. Kıymalı ve kıymasız seçenekleri bulunmakta.Sevdiğimi söylemeliyim.
Herşeyin oldukça pahalı olduğu Simi Ada'sında deniz ürünleri Türkiye'ye göre çok daha ucuz. Neredeyse bir porsiyon musakka ile 1 büyük porsiyon ızgara ahtopot ya da kalamar aynı fiat.
Şimdi Güzel Symi Ada'sından bir kaç fotograf daha...
Simi Ada'sı gerçekten çok çorak.Sokak aralarında görülen yeşilliğin dışında yeşillik görmek mümkün değil...Turkuaz renki iki koyun içine yapılanmış Simi Kasabası'nın bu çoraklığına rağmen karşıdan görüntüsü çok büyüleyici...Liman bölgesi iki koya oturmuş.Merkeze çok yakın mesafelerde yüzmenin bir şenlik haline geldiği koylar var.San Nicholas koyunda denizin içindeki keskin uçurum ve suyun rengi ilk anda beni ürpertti. Sonrasında o maviliğin içine kendimi hapsetmek istedim.Simi adası yüzmeyi sevenler için çok iyi bir seçenek...ç
Ada insanı, tavrı ile bize ya da bizim esnafımıza çok benziyor.Lokantaların önünde sizi oraya oturmaya ikna etmeye çalışan, konuşkan,yakışıklı adamlar ya da güzel genç kadınlar var.İşlerini yaptıktan sonra sizinle çok ilgilendiklerini söylemek pek mümkün değil.Bu da suyun iki yakasına ait ortak tavır olsa gerek.
Ada'ya çok Türk turist geldiği için hemen herkes bir kaç kelime Türkçe biliyor. Kimi dükkanlarda Türkçe konuşan insanlar çalışıyor.
Pedi Plajı, Simi Ada'sının ünlü plajlarından biri.Merkezden kalkan otobüslere bir buçuk euro ödenerek çok kısa sürede ulaşılabiliyor. Pedi plajı merkezin hemen arkasındaki koy.Ada dağlık olduğu için oraya giderken otobüs önce tırmanıyor. Bu tırmanma sırasında Ada'nın yukarıdan görünüşü nefes kesici.Plajdan dönüşte otobüsten tepede indik.
Simi Kasabası'nın aşağı ve yukarı mahallelerini birbirine bağlayan meşhur merdivenlerinden inerek Limana ulaştık.Bizim gittiğimiz mevsimde inişi ve çıkışı zor olmayan merdivenlerin sağına soluna yerleşmiş evlere bakıyorduk ki birden bire evlerden birinden bir amca elinde kurabiye tabağı ile fırladı. Israrla kurabiyeleri bize verdi.Konuşmaya çalıştık ama anlaşamadık.Tavrının ne kadar içten olduğu gözlerinden okunuyordu.Aslında bu davranış biçiminin de suyun iki yakasında ortak olduğunu düşünüyorum.
Ada sokaklarında bazı duvarlara iri bir kaktüs yaprağı, meyvaları ile asılmıştı.Süsleme diye tarif edebileceğim bu yaprağın Ada'ya şans getireceğine inanılıyormuş.
Aslında "Ada"da yaşamak ilk anda insana hoş gelse de çok kolay olmadığını düşünüyorum.İnsanın bir şeye sığınma isteğini böylesi yerlerin tetiklemesi de çok doğal.Daha önce ziyaret ettiğim Yunan Ada'larında çok sayıda neredeyse tek kişilik küçük kilise vardı.Sokak duvarlarına asılmış kaktüs yaparağı ile kiliselerin işlevinin çok farklı olduğunu düşünmüyorum.
Ben Simi Ada'sını çok sevdim.Yolumu bir kez daha düşürmeyi isterim.Biz Simi'ye Bodrum ve Kos'tan geçerek gittik.Bodrum Kos arası hızlı katamaranlarla yaklaşık yarım saat. Kos Simi arası feribotla yaklaşık bir buçuk saat.Bütün bu rota üzerinde gidiş dönüş olarak ödediğimiz ücret 76 Euro.Kokona otelde ödediğimiz ücret ise üç kişilik oda için 65 Euro.Biz bu seyahati Eylül sonu yaptık. Fiatlar değerlendirilirken dönemin de dikkate alınmasını öneririm.
Bir Pedi hatırası ile yazımı bitireyim.
11 Ekim 2014 FOÇA
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















































