özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin
özlem, gidip görememendir;
ama gidip görmek istemen
özlediğin, gidip görmek istediğin
ama gidip göremediğin
özlem, gidip görmek istemen
ama, gidememen, görememen; gene de, istemen

Oruç Aruoba

BİR GEZİNİN ARDINDAN...



"Gezgin kaybolmanın peşindedir bulunan da yeni bir kimliktir."


Güney Amerika'da,yaklaşık altı ay süren ve beş ülkeyi kapsayan yolculuğumun ardından bir değerlendirme yapmak istiyorum.Bu geziye Buenos Aires'ten başladım ve yine Buenos Aires'te bitirdim.Bu ülkeler Arjantin,Şili,Peru,Bolivya ve Uruguay idi.Ziyaret ettiğim ülkeleri tek bir ülke gibi düşünmek yanlış olmaz,çünkü bu ülkeler arasında geçişler rahat ve kolaydı.Bu nedenle de rotamı gösteren haritada zik zak göreceksiniz. Kimi zaman bir kaç saat içinde ülke değiştirmek benim çok hoşuma gitti.

Neden Güney Amerika!! Yaşım yirmiyi bulmamıştı, Milliyet gazetesinde, Güney Amerika ile ilgili bir yazı dizisi okumuştum, ve "ah ben de bir gün gidebilecek miyim?" dediğimi hatırlıyorum.

Neydi beni bu coğrafyaya çeken?

15.yüzyılda Güney Amerika'ya gelen İspanyollar taşı toprağı altın olan bu kıtayı sonuna kadar sömürmüşler.Uzun bir kolonyal dönemin ardından siyasi istikrarsızlıklar nedeni ile Güney Amerika'da çok büyük acılar yaşanmış.

İngiliz şarkıcı Sting'in, "They dance alone" adlı Mayıs Anneleri'ne adadığı şarkısı bir dönem dilimden düşmemişti.Bu şarkı,her dinlediğimde Arjantin'de askeri darbe döneminde kocalarını, çocuklarını kaybetmiş annelerin acısını içimde hissetmeme neden olduğu gibi bu coğrafya'ya merakımı da artırıyordu.

Ayrıca gençliğimde çok dinlediğim Şili'li bir grup olan -Inti Illimani- protest müzik yapıyordu.Bu grup, değişik türde flüt (And flütü ve zampana ya da pan flüt) ve gitarla yaptıkları, hüzün ve coşku karışımı müzikleriyle hiç ama hiç aklımdan çıkmadı. Keşke bir gün And Dağları'nın eteklerinde bu müziği dinleyebilsem diyordum. Kültür ve coğrafya ortaklığımın olmadığı bu insanların müziği beni çok etkiliyordu. Derinden gelen hüznü içimde hissediyordum.

Titikaka Gölü kıyısında, bu müziği dinledim.Bir yerli, ağzında pan flütü, elinde gitarı ile göle yüzünü dönmüş bu içli And dağları müziğini çalıyordu.Ezgi öyle yakışıyordu ki o coğrafyaya..

Dans, müzik, rengarenk giysiler,Bolivya'nın lorel- hardy şapkalı kadınları,güzelliği sadelikte arayan İnka'lar...içimde yıllarca büyüttüğüm, yeni kıtaya gitme isteğimi dürtüyordu.

Seyrettiğim bir çok Güney Amerika filmi, bu coğrafyaya beni sessizce davet ediyordu.

"Güney"de, askeri darbe döneminde Arjantin'den Fransa'ya kaçan tango şarkıcı ve dansçılarının iç burkan hikayelerini izledim. "Viski"de, Uruguay'da yaşayan bir adam ile kadının kesif yalnızlığına bu film aracılığı ile tanık oldum. "Arjantin Hikayeleri"nde, Patagonya'nın ıssız coğrafyasında yaşayan küçük insanların dünyası ile ortaklık kurdum. "Acı Çikolata"da", duygularını yemekleriyle aktaran bu insanları çok sevdim. "İstasyon"da, Brezilya'da yaşayan yalnız bir kadının, hayatını değiştiren küçük bir çoçukla dostluğunu iliklerime kadar hissederek insanlığımı hatırladım.

Pablo Neruda'nın hayatından bir kesit olan "Postacı" filminde, bu coğrafyanın inanılmaz güzelliğinin içine çekildim. Rüzgarın ve dalganın sesini bir başka türlü dinlemeye başladım. Frida Kahlo'nun hayatını anlatan filmde, o renk ahenk dünyaya gitmek için önlenemez bir istek duydum.

Ayrıca Patangonya ile ilgili seyrettiğim belgeseller de çok farklı bir coğrafyanın habercisiydi.And dağlarının gölgesinde nasıl bir yaşam olur diye merak ettim.

Tüm bunların yanısıra Gabriel Garcia Marquez'in ilk okuduğum kitabı "Yüz Yıllık Yalnızlık" yirmili yaşlarımda beni çok etkilemişti. Ondan sonra bu müthiş yazardan, okuduğum diğer kitaplar da bu kıta için sesiz bir çağrıydı.

Kimseye söylemeden içimde büyüttüğüm bu isteği ya da rüyayı gerçeğe dönüştürmeye karar verdim. Gitmeden önce bir yıldan fazla araştırma yaptım. Rotamı belirledim.
Seyahati seven insanların oluşturdukları couchsurfing ve hospitalityclub adlı web siteleri(www.couchsurfing.com, www.hospitalityclub.org) aracılığı ile ilişki kurduğum insanlarla yazıştım.Onlardan gerçekten çok değerli bilgiler aldım. Hatta seyahatim sırasında onların evinde kaldım. Bu tip sitelerin ne kadar yararlı olduğunun bire bir tanığıyım.

18 Mart 2009 da hiç bilmediğim bir kıtaya biraz tedirginlikle yelken açtım. Hayatımın büyük ödülüydü. Altı ay süresince zaman zaman zorlanarak ama çok keyifli bir yolculuk yaptım. Oradayken bile yaşadığımın gerçek olduğuna inanamadım!

Gitmeden önce yaşadığım tedirginliklerin çok yersiz olduğunu anladım. Tek başına bir hatun olarak gezerken hiç bir problem yaşamadım. Çünkü benim gibi çok sayıda insan vardı.Anladım ki karar vermek çok önemli.Gittim, gördüm ve döndüm.Güney Amerika'da gezmek hiç ama hiç zor değil.

Yavaş yavaş ölürler.
Seyahat etmeyenler
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.
.....................
Pablo Neruda (Çeviren İsmail Aksoy)

Her yolculuk insanın kendini biraz daha tanıması bence.Yollar büyüdükçe dünya küçülüyor.

Yolculuğum süresince kalacağım yerleri internete, Lonely Planete ve en önemlisi yolda karşılaştığım gezginlerin önerdikleri yerlere bakarak buldum.

Gitmeden önce Latin Amerika ile ilgili ciddi güvenlik problemleri olduğuna dair yazılar okumuştum. Ben bir kaç ufak aksilik yanında hiç bir problem yaşamadım.Tehlike, Türkiye'dekinden ya da herhangi bir Avrupa ülkesinden fazla değil.Gidecek olanlara ufak bir hatırlatma da benden olsun. Kamera, para gibi değerli eşyaları görünür yerde taşımamak insanı, ufak hırsızlıkları iş edinmiş gençlerden koruyor.

Keyifli,öğretici bazen de oldukça zorlayıcı bir yolculuktu. Neden zordu? Öncelikle yükseklikliğin beni çok yorduğunu söyleyebilirim.Bunun yanısıra iç ortamlarda ısıtma olmayışının belimi epeyce büktü.

En keyifili yanlarından biri, yolda tanıştığım gezginler ile kurduğum ortaklık oldu.

İşte bir yolculuğu tamamladım. Yazılar yolculuğum sırasında tuttuğum günlüklerdir. Hatalar vardır. Okurken bunları gözardı etmeniz benim dileğim. Umarım seversiniz!

Haydi arkadaşlar, hayallerinizin peşinden koşun! Muhteşem bir coğrafya, inanılmaz bir kültürel zenginlik sizi bekliyor!

BUENOS AİRES

Mendoza'dan sonra yolculuğuma başladığım Buenos Aires'e geri döndüm. Mendoza, Buenos Aires arası yaklaşık otobüsle 12 saat sürdü.Soğuk bir pazar sabahında, Güney Amerika'daki evime dönme duygusu içinde Buenos Aires'e ulaştım.Terminalden hızla otobüs durağına doğru yürürken yanımdan geçen birkaç kişi "kaka" diyerek uzaklaştı. Sağımı solumu yokladığımda üstümde tuhaf bişeyler olduğunu farketttim. Birkaç kişi yardım etmek istercesine etrafımı sardı.Bu kadar çok iyi niyetli insan olamazdı. Kısa süre içinde anladım ki ufak bir hırsızlık çetesinin hedefi oldum.Yolculuğum süresince dikkatli olma konusunda epeyi deneyim kazanmıştım. Amaçları sadece hırsızlık olan bu insanlara yardım istemediğimi biraz yüksekçe bir sesle söyledim. Geldikleri hızla yok oldular. Böylece aylardan sonra tekrar geldiğim Buenos Aires'te hoş olmayan karşılama yaşadım. Kazasız atlatmıştım. Alica ve Daniel'in evine doğru yola koyuldum. Oradaki sıcak karşılama bana Güney Amerika'da evimde olduğum duygusunu yaşattı.

Buenos Aires, büyük parkları, geniş caddeleri ve medeni insan ilişkileri ile bir avrupa kentini aratmayacak özelliklere sahip bir kent.Bu vasıflarından dolayı Güney Amerika'nın diğer ülkelerinde yaşayan insanlar için oldukça cazip. Bu nedenle Arjantin'in en çok göç alan şehirlerinden biri... Sabahın ilk ışıklarına kadar devam eden gece yaşantısı ve sunduğu olanaklar ile gençlerin de en çok tercih ettiği yerler arasında.

Yemek yemeyi, paylaşmayı, sohbet etmeyi, eğlenmeyi ve dans etmeyi seven insanların ülkesi olan Arjantin'de Buenos Aires ülkenin kalbi olarak tanımlanıyor. Arjantin bir devlet, Buenos Aires'te sanki başka bir devletcik gibi.. Siyasal olarak Amerikan modelini benimsemiş bu ülkede başkanlık sistemi var. Ayrıca eyaletler şeklinde yapılanmışlar. Bu nedenle Buenos Aires'e devletcik demek fazla olmaz.

Büyük bir çoğunluğu İtalyan göçmeni olan Arjantin'de hiç de azımsanmayacak ölçüde Arap topluluğu var. Arjantin'e göçler sadece Arap ve İtalyanlarla sınırlı değil Seferad'ları ve dünyanın her tarafından gelen Ermeni'leri de unutmamak gerek.İbranicede İspanya'nın adı Seferad demekmiş. Bu nedenle Portekiz ve İspanyol kökenli yahudiler Seferad olarak tanımlanıyor.

Buenos Aires'te türk yemeklerini özlediğinizde ermeni lokantalarına gitmek en akıllıca yol. Gerçekten yemeklerimiz birbirine çok benziyor.

Buenos Aires'liler kendilerini Avrupanın kuyruğu olarak görüyorlar. Ancak Arap, Ermeni ve Yahudi kültürüne biz türklerden daha sıcak baktıklarını kolaylıkla söyleyebilirim.Şunu da itiraf etmeliyim ki Bolivya'dan göç edenler için aynı
hoşgörüyü göstermiyorlar. Kirli yerleri "Bolivian corner" "Bolivya köşesi" olarak adlandırıyorlar.

Buenos Aires'te yaşayan insanlar "limanda yaşayanlar" ya da "liman insanı" anlamına gelen "Porteno(s)" olarak adlandırılıyor. Şehir Rio Del La Plata ırmağının kenarına kurulmuş.Irmağın karşı kıyısında Uruguay yer alıyor.

Buenos Aires'te "Fileto Porteno" olarak adlandırılan bir desenden de söz etmek isterim.Bu desenle kolaylıkla her yerde karşılaşabilirsiniz. Liman insanlarının yarattığı desen, biçimleri ve renkleriyle yaşama sevinci verdi bana.


San Telmo daha önce de yazdığım gibi özellikle cumartesi- pazar gidilebilecek en gözde yerlerden biri. Büyük bir antika pazarı kuruluyor.İyi vakit geçirmek, tango dinlemek ve tango yapanları izlemek için iyi bir seçim. Bu fotografı orada çektim.Ahşabın üzerine çizilmiş "Fileto Porteno" desenleri.


Pampa'da, yaşayan insanların ihtiyaç duyabilecekleri binicilikle ilgili aksesuarlar.Bu fotografı ben San Telmo'daki antika pazarında çektim. Buna benzer çok tezgah vardı.Arjantin'de kırsal kesimde yaşayanlar için at oldukça önemli ama bu aksesuarları da satmak bir turistik numara olmuş.


Arjantin'de su satın almak istediğiniz de satıcıdan hemen bir soru gelir "gazlı mı?" "gazsız mı?" Büyük çoğunluğun tercihi gazlı sudur.Evlerde kullanılan, kısaca soda diyeceğim gazlı su, bu şişelere konuyor. Bu estetik şişeler, almayı istediğim şeylerden biriydi. Ama taşıma her zaman problem olduğu için almayıp fotografını çekmekle yetindim. Bazen sofra şarabını da soda ile tüketiyorlar. Ben de denedim hiç de fena değildi.





Bu fotografı "Abasto"adı verilen semtte çektim. Abasto, ünlü tango şarkıcısı Carlos Gardel'in çocukluğunun geçtiği yer...

Abasto, Buenos Aires'in turistik yerlerinden biri.Geçmişte orada büyük bir pazar olduğu söylendi.Bu pazardan her şey satın almak mümkünmüş. Bu semtin adı "Abasto" ispanyolcada "sağlamak / elde etmek" anlamında.Geçmişte işçi sınıfının yaşamak için seçtiği bu semt şimdi oldukça pahalı. Elbette bugünkü önemi Carlos Gardel'in orada yaşamasından kaynaklanıyor. Carlos Gardel tango söylemeye burada başlamış.Bugün Carlos Gardel'in çocukluğunun geçtiği ev müzeye dönüştürülmüş.


Abasto'dan bir ev


Bir kent düşünün ki duvarlarına şarkı sözleri ve notaları yazılmış. İşte Abasto'da eski bir binanın duvarında ünlü tango şarkısı "volver'in" notaları.

Ünlü tango şarkıcısı Carlos Gardel'in, söylediği tangolar bir dönem dilden dile gezmiş. Tüm Güney Amerika'da çok sevilmiş olan Gardel 1933 yılında kırklı yaşlarının başında bir uçak kazası sonucu hayatını kaybetmiş.Ölüm yıl döneminde bir çok yerde anma törenleri düzenleniyormuş. Carlos Gardel şapkaları, bugün hala en çok satılan tango aksesuarlardan biri.


Carlos Gardel'in mezarı...Dünyanın her tarafından gelen ziyaretçilerin bıraktığı notlarla dolu olan bu mezar gerçekten ilginç.Ziyaretçiler Gardel'in eline yanan sigara bırakıyor.

Abasto'da, çok sayıda tango mağazası var. Carlos Gardel şapkaları, file çoraplar, yırtmaçlı elbiseler, ince topuklu abiye ayakkabılar ve bir çok aksesuar satan bu mağazalar turistler için oldukça gözde yerler.. Bu yaşıma kadar topuklu ayakkabı giymeyen benim bile o çok kadın kokan elbiselerde ve ayakkabılarda gözümün kaldığını söyleyebilirim. İşte tango, Buenos Aires'te insanı bu denli etkiliyor. Her yaştan insan tango yapıyor. Çok sayıda milonga (tango yapılan yer) var. Buenos Aires'e gidip tango yapmadan gelinir mi? Elbette ben de bu işten nasibimi aldım. Ama oldukça başarısız olduğumu itiraf etmeliyim. Aslında tango Buenos Aires için iyi bir gelir kaynağı. Tango satıyorlar demek fazla olmaz.


Cadde de tango

Sözü tangoda bağladıktan sonra biraz da tangonun tarihçesinden söz etmek isterim.Öncelikle tango, Buenos Aires'e özgü bir müzik. Rio Del La Plata ırmağının kıyısında yaşayan insanların yaratmış bu müziği. Böyle olunca bu ırmağın karşı kıyısınıda yer alan Uruguay'ı da bu müziğin vatanı olarak kabul etmek mümkün. Tangoyu, Arjantin'e farklı ülkelerden göç eden insanlar birlikte yaratmış.Bu müziğin ilk seslendirilmeye başlandığı yıllar 1890 lar...O yıllarda marjinal müzik olarak kabul edilmektedir. İlk zamanlar gitar,keman ve flüt eşliğinde yapılan tangolara bir alman icadı olan, akerdeona benzeyen "bandaneonlar" eklenince daha etkili olmaya başlamış.İlk tango şarkılarının sözleri suç, seks,küfür, argo... içerikliymiş. Tango'nun çalındığı ilk yerler genelevler.O dönemde aşağı tabakanın eğlencesi olarak görülmüş. 1930'larda Carlos Gardel tangoları gençler vasıtasıyla genelevlerden çıkarak yavaş yavaş kent yaşamının içine girmeye başlamış.Bir süre sonra çok popüler olmuş.





Milongalar her yaştan insanın dans edebildiğ yerler.



Karşılaştığım her yaşlı çiftin tango yapması ve haftanın bir ya da bir kaç gecesi tango yapmak için milongalara gitmesi benim ilgimi çekti.Teyzelerin oldukça seksi görünen giysilerle yaşlarına aldırmadan ve önemlisi kadınlıklarını unutmadan dans etmeleri gerçekten görülmeye değerdi.Bunun yanısıra hangi yaşta olursanız olun tango dersi alma şansınız var Buenos Aires'te. Ben de iki kez tango dersi aldım. Heveslilerin yaşları yirmi ile yetmiş arasında değişiyordu.

Buenos Aires'te teyzeler amcalar televizyon karşısında pineklemek yerine bir gecede bir kaç milonga gezerek gece yaşantısının tadını çıkarıyorlar.Hal böyle olunca çok sayıda yaşlıyı flört ederken görmek mümkün. Sanki bu durumuyla, Buenos Aires hiç yaşlanmayan bir kent görünümünde.

Bu arada sadece tango yapanlardan söz etmek haksızlık olur. Tango şarkıcılarını da hem izlemek hem dinlemek çok keyifti. Benim karşılaştığım tango şarkıcılarının büyük bir çoğunluğu yaşlıydı. Nasıl hissederek söylediklerini anlatmak imkansız.

Buenos Aires deyince, ilk akla gelen tango. Ancak Arjantin folk müziğini de çok sevdiğimi söylemeliyim.Buenos Aires'te açık havada Arjantin halk danslarını izleme ve şarkılarını dinleme fırsatım oldu. "Mataderos" adı verilen semtte, her pazar panayır kuruluyor. Kimisi orası için tipik olan (peynir,dulce de leche, çeşit çeşit peynir,reçel, deri akseuarlar,bıçak...) ürünlerini satıyor. Kimisi sahnede şarkı söylüyor. Etkileyici müziğin büyüsüne kapılanlar da, etrafındaki kalabalığa aldırmadan dans ediyordu. Ben orada çok keyifli vakit geçirdim.

Genç yaşlı herkes bu duygu yüklü otantik dansı yapıyordu. :))

Aldığım bir dans daveti ile kendimin dans eden insanların ortasında buldum.




Yöresel giysiler içinde olan insanların kıyafetleri de görmeye değerdi.


Arjantin'de düz ve ağaçsız yeşil alanlara "pampa" adı veriliyor. Pampa'da yaşayan erkek köylülerin adı ise "Gaucho", kovboyun Arjantin versiyonu olarak tanımlamak da mümkün. İşte bir goucho örneği...Goucho kültürü istilacı İspanyollarla orada yaşayan yerlilerin yarattığı bir kültür.

Mataderos'da ilginç şeylerden bir diğeri tamamen pampaya özgü bir oyun olan "La Sortina"yı izlemekti.La Sortina, atla oynanan, binicilerin yükseğe asılmış bir halkayı ellerindeki kancalı çubuklarla almaya çalıştıkları bir oyun.


"La Sortina"

Alicia ve Daniel, bana pampa ve pampa yaşamını göstermek istediler. Birlikte onların Pampa'da yaşayan arkadaşlarını -Graciala ve Hugo- ziyaret ettik.Pampa Arjantin için çok tipik olan çayırlık alan. Ben "Pampa'da keşke ağaç olsaydı" diye söylediğimde onlar "bana ağaç olsaydı pampa olmazdı" diye cevap verdiler. Onlara "yaşamak için neden pampayı seçtiklerini sorduğumda" ufku görmek için pampayı tercih ettiklerini söylediler.


Pampa'da gün batımı


Başka bir fotograf yine Pampa'dan...



Alicia, Graciala ve bendeniz Pampa'ya gitmek için yola çıkmadan önce..


Daniel,Hugo ve yine bendeniz..

Buenos Aires'teki hoşluklardan bir başkası doğum günümü orada kutlamamdı.Daniel, Alicia ve ben aynı yılın aynı ayında doğmuştuk. Üç kişilik doğum günü pastamızı hazırlayan Alicia'nın annesi Haydee'ye buradan bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.Hiç unutmayacağım bir anı oldu benim için.


Doğum günümüzden!

Mısır yaprağı ile pişirilen bir yiyecekten söz ederek yazımı bitireyim. Yiyeceğimizin adı Tamal.



Mısır yaprağından yapılmış bir paket. İçindeki malzeme bu yaprakların içinde pişirilmiş.


Mısır yaprağının içindeki ana malzeme ezilmiş mısır. Bunun yanısıra peynir,kırmızı biber sanırım biraz da yağ var.Kumpirin mısır versiyonu gibi gözüktü bana.


Buenos Aires'e ikinci kez gittiğimde hissetiklerim ilkinden oldukça farklıydı. Aidiyet duygusuna benzer bir duygu hali içindeydim.Güvenle geziyordum. Arasıra kaybolmak keyif veriyordu.Çok sayıda insanla tanıştım. Buenos Aires'e farklı bir gözle baktım.Farklı gözle bakmamın en önemli nedeni Alicia ve Daniel idi.Yaklaşık bir ay Daniel ve Alicia ile kaldım. Gerçekten onlarla hoş vakit geçirdim. MUCHOS GRACIAS ALICIA & DANIEL :))))İlk gördükleri insanları, selamlaşmak için öpen, ortak bardaktan mate içen bu önyargısız insanların vatanını çok sevdim. Galiba Buenos Aires'i biraz daha çok..

MENDOZA



Salta’dan sonra sekiz saatlik otobüs yolculuğu ile Cordoba’ya geldim. Her gittiğim yerde otobüs terminalinin büyüklüğü şehrin büyüklüğü ile fikir veriyordu. Büyük bir şehirdeydim. Kalabalık, etraftaki yoğun trafik bana büyük bir kentte olduğumu hatırlatıyordu. Aslında büyük şehirlere olmaktan çok hoşlanmadım. Kente adapte olmak birkaç günden fazla sürüyordu. Cordoba belki de gitmemem gereken yerlerden biriydi. Ama Cordoba'daydım ve keşfedilmeyi bekliyordu. Aslında tüm büyük şehirler birbirine çok benziyor. İnsanların koşuşturması, trafik ve dünyanın her yerinde birbirine yakın şeyler satan dükkanlar…

Aslında Cordoba karalanacak bir yer değil. İçinde yirmi tane üniversite barındırıyor. Bu nedenle oldukça genç bir şehir. Çok sayıda kafe ve restoran var. Sokaklarda pırıl pırıl ifadeli gençlerle karşılaşmak keyifti. Cordobalılar şehirlerindeki kültürel hayatla ilgili Arjantin’de tek olduklarını düşünüyorlarmış. Cordoba aynı zamanda Che Guevara’nın üniversite eğitimini aldığı ve aşklarını yaşadığı şehir.

Cordoba ile ilginç bir gözlem ise eski binaların gölgelerinin yere çizilmiş olmasaydı.

Cordoba’da bir gece kaldıktan sonra Mendoza’ya kaçtım. On bir saatlik otobüs yolculuğundan sonra Mendoza gerçekten çok iyi geldi bana. Arjantin’in meşhur üzüm bağlarının ve 1200 şarap yapım ve tadım yerinin (vineries) olduğu bir şehir Mendoza. Ben de bu yerlerin birkaçını ziyaret ettim.


Bu tadım yerlerinin büyük bir kısmı “Maipu” adı verilen-Mendoza’ya 15 dakikalık mesafede- bir küçük kasabada yer alıyor. Şarapla ilgili her türlü bilgiye ulaşmak mümkün. Mendoza’ya özgü birkaç şarap adı; SUTER, TRUMPETER, FLICHMAN, ALTAVİSTA, MALBEC,CAVERNET SAUVİGNON,FRANC SYRAH, TEMPRANILLO… Gezmesi gerçekten keyifli olan şarap müzesinden de söz etmek isterim. Geçmişte üzüm toplanırken ve şarap yapılırken kullanılan araçlar sergileniyor bu müzede… Fıçılar, şişeler, üzüm ezme kapları ve daha bir çok şey..


Şarap Müzesi

Eski fıçılar çok etkileyici idi. Bu ahşapın yarattığı duygu olmalı!

Bir yandan şaraplarımızı yudumlarken bir yandan müzeyi gezmek çok hoştu.







Mendoza aynı zamanda önemli bir zeytinyağı üretim merkezi. Çok sayıda zeytin ağacı vardı. Zeytin kültürlerinde var. Sanırım zeytinyağı tüketimi zeytin tüketiminden daha fazla. Genellikle yeşil zeytin tüketiyorlarmış. Ziyaret ettiğim yerel insanların evinde zeytine pek rastlamadım ama hepsinin evinde zeytinyağı vardı. Koklayarak kullandıklarını bir başka gerçek. Fiatı Türkiye ile aynı (6-7 lira civarı..)Peru ve Bolivya’dan sonra fiatlar biraz yüksek geldi bana. Fiatların hemen hemen Türkiye’ye denk olduğunu söylemek mümkün.

Mendoza yemyeşil bir şehir. Üç büyük deprem geçirmiş. Bu depremlerden sonra şehir yeniden inşa edilmiş. Bu yeniden yapılandırma sürecinde geniş caddeler ve büyük meydanlar yapmışlar. İnsanı biranda kucaklayan, rahatlık duygusu veren bir yapısı var Mendoza’nın. Ağaçlar tamamen caddelerin üzerine kapatmış.



Şehrin içinde çeşitli ağaçları barındıran çok büyük parklar var.İlkbaharda ve sonbaharda eminim çok etkileyici oluyordur. Kıskanılası! Şık caddelerin üzerinde de çok sayıda kafe.…



Daha önce gittiğim yerlerde görmediğim bir fotograf var burada. Kafelerde oturan insanlar ya keyif içinde sohbet ediyorlardı ya da gazetelerini okuyorlardı. Ben bu fotografı Bolivya ve Peru’da hiç görmedim. Arjantin’de hissedebildiğim kadarıyla her şey çok farklı. Yaşam biçimleri ile Avrupa’ya çok yakın olduklarını söylemek çok fazla olmaz.

Mendoza'da önemli meydanlardan biri, Plaza de Indepencia'da saçıma rasta yapılırken.

San Martin parkı, Mendoza’nın en büyük parkı. Tamamını gezmek için bir gün yeterli değil. San Martin, Arjantin’in bağımsızlık savaşı sırasında önemli işler yapmış. Bu nedenle milli kahraman olarak kabul ediliyor. Adına çok sayıda cadde ve park var. Sadece Mendoza’da değil ziyaret ettiğim hemen tüm şehirlerde aynı isimde pek çok yer vardı. Onun için ezberlemesi kolay oldu :)))

Arjantin’de yerli insan çok yok. Nüfusun büyük çoğunluğu Avrupa’dan göç etmiş buraya. Çoğunluğun italyan olduğunu söylemek fazla olmaz. Bunun yanı sıra hiç azımsanmayacak arap ve ermeni topluluğu var. Ama bu karma toplum kendi kültürünü yaratmış.

Mendoza’da yine couchsurfing vasıtasıyla ilişki kurduğum Ricardo ve Cristina’nın evinde kaldım. Gerçekten onlar Mendoza’yı unutulmaz kıldılar.


"Muchos Gracias Ricardo y Cristina"



Onlar inglizce ve ben İspanyolca bilmiyordum. Bunun iletişim için bir eksiklik olmadığının birebir tanığıyım. Belki ortalama belki de ortalamanın altında gelirleri olmasına rağmen olağan üstü bir güzel evleri vardı. Evleri tamamen kendi sıcacık dünyalarını yansıtıyordu.

Ricardo ve Cristina'nın sevimli evleri..Rengarenk,sıcacık...


Bir de yemek fotografı olsun. Mendoza'da yedim bu pilavı..Bir ispanyol lokantasında.Aslında Arjantin mutfağı biraz toplama bir mutfak.. Bu deniz ürünleri ile pişirilmiş bir pilav. Daha önce de bir kaç kere tatmıştım. Ama bu çok lezzetliydi."Paella". Arjantin'e özgü mutfak yok deyip haksızlık etmek istemem.Çok özel bir tatlıları var var "Dulce de leche". Süt ve şekerden yapılıyor. Sütün uzun süre şekerle kaynatılmasından elde edilen bir tatlı.Gerçekten nefis!Genellikle Arjantnliler memleketlerinden uzak kaldıklarında iki şey özlerlermiş. Biri dulce de leche diğeri mate...Mateyi özleyeceğimi sanmam ama dulche de leche gerçekten çok ayrıcalıklı bir lezzet..


Cristina ile çok güzel bir vakit geçirdik.Her zaman gülen yüzünü hiç unutmayacağım.

Bunu bir kez daha yazmak istiyorum “couchsurfing” “hospitalityclub” gibi web siteleri aracılığıyla tanıştığım tüm insanlar çok yardım sever ve her şeylerini paylaşmaya çok hazırdı. Herkese tavsiye edilir! Bu tip grupların daha da büyümesi benim dileğim. Çünkü yerel insanlarla tanışmak için büyük fırsat. Seyahat ederken farklı ülkelerden insanlarla tanışmak, sohbet etmek, ortak noktalarda buluşmak belki de seyahat etmenin en güzel yanlarından biri…Zaman zaman da uzun soluklu arkadaşlıklar içinde bir ilk adım.

Çok farklı kültürlerden gelen insanlarla sohbet ettiğim zaman ne kadar çok ortak nokta olduğunu gördüm. Bir Amerikalı genç kız ailesindeki tüm kadınların boşanmış olduğunu, annesinin ısrarla okuması gerektiğini ve kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini o zaman erkeklere ihtiyaç duymayacağını söylemiş. Aslında ne kadar tanıdık! Bir başkası kendi kültürlerindeki çok az kullanılan misafir odası geleneğinden söz etti. Bu kadar uzak ülkelerde yaşayan insanlarla ortak anlayışta buluşmak gerçekten çok etkileyici. İnsanların zaaflarının da hangi kültürden gelirlerse gelsinler ortak olduğunu söylemek mümkün. İnsanız ihtiyaçlarımız ortak. İhtiyaçların bizi benzer sonuçlara götürdüğünü söylemek fazla olmaz.

Yine Mendoza’ya dönersek… Orada yapılabilecek turlardan biri “High Andes” turu.

Bu fotograf Mendoza'dan bir kaç saatlik mesafede And dağlarına yapılan turdan. Bir günde dört mevsim yaşadım.


İnkalardan kalma bir köprü. Şimdi orada ciddi bir sıcak su kaynağı var.Köprünün üzeri minerallerle kaplanmış.Görüntüsü oldukça ilginçti.Eski bir köprü üzerinde doğa yine mucizeler yaratmıştı.



Mendoza’nın doğusunda And dağları yer alıyor. Yine çok zarif yine çok ihtişamlı diğer yerlerde olduğu gibi… Dağlar hep güzeldir ama ben ilk defa bu kadar etkileyici dağ silsilesi gördüm.





Bu tur sırasında Amerika kıtasının en yüksek dağı “Aconcagua'yı” da
(6962metre) uzaktan görme şansım oldu. Mendoza aynı zamanda Şili’ye geçiş noktalarından biri. Santiago’ya Buones Aires’ten daha yakın.
Artık dönüş yolundayım. Bundan sonraki durağım Buones Aires. Bu yolculuğa Buones Aires’ten başlamıştım. Oradan da bitireceğim.
Ağustos 2009

SALTA

Salta’dayım.Yazmaya uzun bir ara verdikten sonra bugün tekrar bilgisayarımın başındayım. Cusco’dan sonra La Paz- Cochabamba üzerinden Santa Cruz’a geldim. Santa Cruz Bolivya’nın en zengin şehirlerinden biri. Aynı zamanda narkotik trafiğinin önemli merkezlerinden biriymiş. Yarı tropikal bir iklimi var.Bunun bana çok iyi geldiğini söyleyebilirim. Deniz seviyesinin 500 metre üzerine kurulmuş bir şehir. Bolivya’nın diğer şehirleri ile karşılaştırıldığında oldukça farklı olduğunu söylemek mümkün. Santa Cruz’dan otobüsle Arjantin’e geçmek mümkün ama ben uçağı tercih ettim. Eğer otobüsle gelseydim yine çok uzun bir yolculuk yapacaktım. Bunun için enerjim kalmamıştı. Bir de bu yolculuğun Bolivya’daki otobüs şirketleri yapıldığını dikkate aldığımda bu yolculuk imkansız göründü. Sonuçta Santa Cruz’dan Salta’ya bir buçuk saat içinde kondum.


Salta'nın en büyük meydanı,"Plaza 9 de Julio". Bu meydanın ortasında çok güzel ağaçların olduğu bir park var.Burada kaldığım sürece her akşam bir konser vardı.Rock,folk ve tango...Çok keyif aldım. Oturduğum kafeden gelen müzik sesi her seferinde Salta'ya daha çok ısınmama neden oldu.

Salta'ya geldiğimde birdenbire her şey değişti. Renkler, kokular, insanlar ve tavırlar.Bolivya’da yaklaşık bir ay kaldıktan sonra bu benim için hoş bir karşılamaydı. Havalanından şehir merkezine gelmek için taksi ücretini sorduğumda biraz pahalı geldi. Taksi ücretini paylaşabilirdim. Bunu için etrafıma bakınırken sırt çantalı bir fransız gördüm. Ona teklif ettim. Hemen kabul etti. O arada başka bir Fransız sırt çantası ile taksi bakınıyordu. Ona da teklif ettik. Bir kişiyken birdenbire üç olduk. Taksi içindeki kısa sohbetten sonra şehir merkezine gitmekten vazgeçtik ve kendimizi otobüs terminalinde bulduk.Pumarmarka’ya gitmeye karar vermiştik. Çünkü Fransız oğlan (böyle yazmak hoşuma gitmiyor ama şu an adını hatırlayamadım neyse..) dokuz aydır yollardaydı ve en sevdiği yeri sorduğumda düşünmeden Pumarmarka dedi. Belki onun orayı o kadar çok sevmesinin nedeni bir folk şarkıcısına gönül kaptırmasaydı. Sonuçta Anna (fransız kız) ve terminalde karşılaştığımız onun iki kız arkadaşıyla üçken beş kişi olarak San Salvador Jujuy otobüsündeydik. Pumamarka’ya gitmek için önce San Salvador Jujuy’a gitmek zorundaydık. Salta’dan yaklaşık iki buçuk saat mesafede olan Jujuy’a vardığımızda genel olarak atmosfer daha çok Bolivya’yı andırıyordu.

Kuzey Arjantin’deki büyük problemlerden biri çok sayıda Bolivyalı'nın Arjantin’e gelmesiymiş. Tüm Latin Amerika ülkelerinde yaşayanlar sadece kimlik kartı ile ülkeden ülkeden rahatlıkla geçebiliyorlar. Bolivya ve Paraguay gibi fakir ülkelerden gelen insanlar için Arjantin gerçekten bir cennet. Zira Bolivya’da gelişmiş bir ulusal sağlık sistemi yok. Çocuklar ve yaşlılar ancak bedava sağlık hizmeti alma şansına sahipler. Arjantin’e geldiklerinde Arjantililer'e sağlanan her olanaktan kolaylıkla yararlanabiliyorlar.Arjantin'deki görece hayat standartlarının yüksekliği çok sayıdaki Bolivyalı için burayı çekici hale getirmiş.

Pumarmarka yolculuğuna dönersek..Jujuy’dan sonra başka bir otobüsle yaklaşık bir buçuk saat süren bir yolculukla Pumarmarka’ya gittik. Tamamen Bolivya havasında bir yerdi. Aslında ben ben şehirde kalmak istiyordum. Artık gelmiştim ve bir gece kalacaktım. Fransız arkadaş sevdiği kızın peşinden oraya gitmek istedi. Ann ve ben de onun peşinden…

Ancak Pumarmarka’da katıldığım gece bana “iyi ki oraya gitmişim” dedirtti. Son derece güzel folk şarkıları eşliğinde Arjantinli gençler çok güzel dans etti. Ertesi gün güzel anılarla Salta’ya döndüm.O geceden bir kaç fotograf...













Daha önce de söz etmiştim. Seyahati, paylaşmayı seven insanların kurduğu www.couchsurfing.com adlı siteye üyeyim. Zaman zaman bu web sitesi aracılığı ile insanlarla ilişki kuruyorum. Salta’da yaşayan -couchsurfing aracılığı ile ilişki kurduğum- gazeteci bir çiftin-Luciana ve Marisa- evinde kaldım. Gerçekten çok nazik ve yardım severlerdi.

Luciana. "Thank you very much Luciano and Marisa"

Yolculuğum sırasında kimi zaman o bölgede yaşayan insanlarla ilişki kurmak gittiğim yerlere bir başka gözle bakmama neden oldu.Bu durum beni turist olma duygusundan kurtardı.Yolculuğumun keyifli yanlarından biri olduğunu kolaylıkla söyleyebilirim.

Marisa'nın doğum günü partisinden..Geleneksel "asado" partisi.. Ev sahibi küçük bir domuzcuğu kesmeye çalışırken..

Salta'da belki bütün Arjantin'de büyük bir arap topluluğu olduğu söylendi.1920'li yıllarda buraya Türk pasaportu ile geldikleri için "turco" diye adlandırılıyorlar.

Bir çok arap lokantası var. Buralıların da gözde lokantalarından. Marisa'nın doğum günü nedeni ile bir arkadaşlarının evindeki toplantıya katıldım. Orada kökenleri Lübnan ve Suriye'den olan insanlarla karşılaştım.Kendilerini Arjantinli olarak kabul ediyorlar. Ancak ilginç bir bilgi verdiler bana. Arjantin'de yaşayan müslüman ve hristiyan arapların büyük kısmı evlenmek için memleketlerine gidiyorlarmış. Evlendikten sonra geri dönüyorlarmış.Bir kaç kuşaktır bu topraklarda yaşamalarına rağmen evlenecekleri kadını orijinleri olan ülkeden seçmeyi tercih ediyorlarmış.Bu da bir durum tesbiti olsun..

Salta, ben de oldukça iyi bir şehir izlenimi bırakmasına rağmen kentte yaşayanlar buranın Arjantin’in fakir şehirlerinden biri olduğunu söylediler.

Bu yolculuğum sırasında hemen hemen tüm ziyaret ettiğim yerlerde küçük şehirler dahil olmak üzere bir meydan geleneği var. Bu meydanda da büyük bir kilise ya da birden fazla kilise bulunmakta.. Bu bir Latin Amerika klasiği. Sanırım bu gelenek İspanyol'lardan kalma..




Bir meydan ama burada bir kilise yoktu. Aslında bir parktı.Ortasında büyük bir heykel vardı.Salta'nın önemli bir kahramanıymış.Ben arkadan çekmeyi seçtim.Bir farklılığı yoktu,yani bütün kahraman heykelleri gibi :))Salta oldukça yeşil.Sanırım bunu iklimine borçlu.Burada da iki mevsim var. Kuru ve yağışlı mevsim. Hava her daim çok güneşli.Çok güzel ağaçlar var. Eminim yağışlı mevsimde her yer rengarenk çiçek oluyordur. Bence bu park bu heykel nedeni ile değil ama ağaçlarıyla oldukça güzeldi.

San Martin Parkı...

San Bernardo tepesinde bendeniz...

Tüm ziyaret ettiğim şehirlerde iyi bir şehir planı vardı.Şehirler kare şeklinde adalar üzerine yerleştirilmiş. Bu da şehri çok kısa sürede gezme kolaylığı veriyor ve kaybolmayı engelliyor. Ben istanbul’da gezerken daha çok kaybolduğumu söyleyebilirim! :)



Salta’da bu düzgün şehirleşmeden nasibini almış kolonyal bir şehir…Çok sayıda kolonyal bina var. Eski yeni biraz birbirine karışmış ama rahatsız edici değil.



Yine San Bernardo tepesi..

Salta’dan bir çok outdoor aktivetisine de katılmak mümkün. Ama ben biraz şehir özlediğim için Salta’da güzel kafelerde oturarak vakit geçirmek hoşuma gitti. Buradan yapılabilecek aktivitelerden biri de “death tren”(train to clouds) diye adlandırılan trene binmek...Yaklaşık 300 kilometrelik bir rotası var. Ama oldukça pahalı olduğunu söyleyebilirim. Hem enerjim hem de paramın giderek azalması nedeni ile bu fırsatı değerlendiremedim.

Salta’da yaklaşık dört gün kaldım.Güzel anılarla buradan ayrılıyorum. Bu gece Cordoba’ya gidiyorum.

Ağustos 2009

SACRED VALLEY VE MACHU PİCCHU



Cusco’dan ziyaret edilebilecek bir çok yer var. Ama bunların içinde en popüler olanı bilindiği üzere Machu Picchu. Ben Machu Picchu gezisi ile Sacred Valley (Kutsal Vadi) gezisini birleştirdim. Cusco’dan bu geziye turla gittim. Toplam iki gün hostelde konaklama dahil 165 U$ ödedim.(Ben bu bilgilere buraya gelmeden önce çok gereksinim duyuyordum. Buralara gelecek olanlara yararlı olur diye düşüncesi ile yazdığımı belirtmek isterim.) Aslında turla gitmeyince de en az 100 U$ (tren ve Machu Picchu'ya giriş ücreti) civarında tutuyor.

Cusco’dan ilk önce otobüsle İnka’ların Sacred Vadisine’e ya da Urubamba vadisine gitmek üzere ayrıldık. Urubamba vadisi, Machu Picchu’nun hemen altında yer alıyor. Bu vadi Urubamba nehrine paralel Pisac ve Ollantaytambo kasabaları arasında uzanıyor.O tarihlerde Urubamba nehri kutsal nehir olarak anılıyormuş .

İnka’lar için üç kutsal hayvan olduğundan söz edildi. Akbaba, puma ve yılan. Akbabalar, yedin bin metreye kadar uçabildikleri için tanrının habercisi olarak kabul ediliyorlarmış.Cusco şehri, puma, Machu Picchu, akbaba şeklinde inşa edilmiş. Urubamba nehrini de yılana benzetiyorlarmış.Puma gücü, yılan ise aklı ve bilimi temsil ediyormuş.Yılana bu kadar anlam yüklemelerinin nedeni nedir diye kendime sorduğumda yılanla ilgili korkularını yenmek için olabilir mi diye düşündüm. Yaşamak için seçtikleri yerlerde yılan muhtemelen çoktu şimdi de çok olmalı. Ama bunun gerçek cevabını bulmak imkansız. Bugün And bölgesindeki üniversitelerin duvarlarında taştan oyulmuş yılan kabartması varmış.

Urubamba vadisinde, çok sayıda İnka şehri olduğu söylendi. Bunların içinde Maccu Picchu’nun bu kadar popüler olmasının nedeninin ise orada yer alan dağ havzası ve muhteşem manzara olduğu belirtildi. Gerçekten nefes kesici bir manzara var.



Urubamba Vadisi İnka’lar tarafından iklimi ve konumu nedeniyle çok önemsenmiş. Bugün Peru için önemli mısır yetiştirme alanı da olduğu ilave edildi.



Tarım amaçlı İnka’lar tarafından yapılan teraslar bugün hale kullanılmaktaymış. Ayrıca birbirinden oldukça yüksek olan basamaklarda İnka’lar mikro iklim özelliği yaratarak farklı bitkileri yetiştirmek için ortam hazırlamışlar. Çok zekice aslında!



İnka'ların temel ürünleri patates ve mısır olmuş. Çok farklı çeşitte patates yetiştirmişler. Patatesleri kurutarak onları uzun yıllar saklamışlar. Rehberin dediğine göre kuru patatesler 10 yıl saklanabiliyormuş. Bugün de temel ürünlerinin patates ve mısır olduğunu söylemek mümkün aslında.

Bu arada yediğim haşlanmış mısırın tadını unutmak mümkün değil.Haşlanmış mısırı satarken bir parça beyaz peynirle veriyorlar. Neden ola ki!İspanyolca bilsem böyle mi olurdu! :(



Urubamba vadisi boyunca ilerlerken ilk ziyaret ettiğimiz yer, Pisac kasabası idi. Büyük bir el sanatları pazarı var. Oldukça turistik. Herşey turistlerin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş. Buna bağlı olarak Cusco ile karşılaştırıldığında oldukça pahalı. Daha sonra Pisac kasabası yakınındaki harabeleri ziyaret ettik. Her İnka şehrinde olduğu gibi mükemmel bir taş işçiliği var. İnka'lar hep yükseklere yerleşmişler.Çok merdiven kullanmışlar.



İnka'lar korunmak ve güneşe yakın olmak için yüksek yerleri kendilerine mekan edinmişler. Millattan önce 1400 lerde kurdukları bu uygarlıkta gerçekten insanı hayrete düşürecek çok şey var. Yaşadıkları yerlerde hem magnetik kutupları hem de coğrafi yönleri çok iyi belirlemişler. Bundan yararlanarak takvimlerini yapmışlar. Ürün ekme ve hasat zamanını belirlemişler.

Tüm İnka şehirlerini gezmek konusunda çok zorlandığımı söylemeliyim. İnka'lar aç susuz, coca yaprağı çiğneyerek uzun zaman idare edebiliyorlarmış.İnka habercileri 2000 kilometreyi üç günde yürüyorlarmış. Elbette bir kişi değil. Bayrak yarışı gibi elden elden mesajı ileterek üç günde bu mesafeyi kat ediyorlarmış.Aslında inanması zor.Ben rehberimizin yalancısıyım! Ben coca yaprağı çiğnemediğim için birkaç İnka şehrini gezmek bile benim için zaman zaman eziyet vericiydi!



Pisac'tan sonraki durağımız Ollantaytambo kasabası idi.Bu kasbada da bir İnka şehri var. Kasaba tamamen turistik bir kasaba. İklimi çok güzel. Hava nemli ve çok soğuk değil.Buna ilaveten çok yeşil.

Ollataytambo'daki harabelere daha aşağıdan baktığım zaman ilk cümlem “ ben buraya nasıl çıkacağım” oldu. Bu cümle her gittiğim İnka şehrinde ilk söylediğim cümle olmaya devam etti. Yüksekleri mesken edinen İnka’ların kurdukları şehirlerin etrafında gökyüzünü keskin uçlarla delen And dağları var. Dağlarla çevrili olmak onlara erişilmezlik duygusu vermiş. Aslında o dağların yanında insan kendini nokta gibi hissediyor.

Sanırım dağlara inat İnka’lar devasa büyüklükte duvarlar yapmışlar. Bu duvarların taşlarını insan gücüyle uzaklardan taşımışlar. İnanması zor gerçekten! Acaba coca mucizesi mi bu?


Ollantaytambo'da dağa İnka'lar tarafından oyulmuş İnka Profili.Dikkatle bakılırsa görülebilir.

Ollantaytambo gezisi bitmişti. Sıra trenle Machu Picchu’ya gitmeye gelmişti. Aguas Calientes’e gitmek için Ollantaytambo’dan trene bindik.



Aguas Calientes, Machu Picchu’ya yirmi dakika mesafede küçük bir kasaba. Machu Picchu’yu gidecek olanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere çok iyi organize olmuş yemyeşil bir kasaba.

Aslıda Aguas Calintes’e Cusco’dan doğrudan gitmek de mümkün. Cusco, Aguas Calientes arası yaklaşık 80 kilometre. İnca Trail’de 80 kilometre. Cusco’dan” İnca Trail” adı verilen parkurda yürüyerek de Machu Piccu’ya ulaşılabilir.İnka trail herşey dahil 500 ile 600 U$ arası. Bu arada sırt çantaları da yük taşıyıcılar tarafından taşınıyor.Birkaç İnka şehirini gördükten sonra hiç aklımın kalmadığını söylemeliyim.

Cusco’dan ya da Ollantaytambo’dan Aguas Calientes’e dört çeşit trenle ulaşmak mümkün. Bunlardan biri sadece yerliler için pul paraya gidiyorlar. Diğer üçü turistler için. Backpacker’lar için olanı gidiş – dönüş 62U$ Diğer iki tren oldukça pahalı. Aguas Calientes’ten Machu Picchu'ya otobüs ücreti gidiş-dönüş 17U$ Machu Picchu gerçekten çok çok özel bir yer..Ama her şey tam bir para tuzağı.

Ben güneşin doğuşunu yakalamak için sabah beş buçukta hostelden ayrıldım. Benim için göz yaşartıcı bir durum! :)) Gittiğimde uzun bir kuyrukla karşılaştım. Çok sayıdaki otobüs, turistleri Machu Picchu'ya taşımak için adeta yarış içindeydi. Sabah altıda otobüse bindim.



Güneş doğmadan önce oradaydım. Oldukça heyecanlıydım. Harabelere girdiğim zaman hissettiğimi söylemek için kelime bulamıyorum. Harabelerin ötesinde o ne etkileyici bir manzaraydı. Biraz alışmak için oturdum. Çok erken olmasına rağmen çok insan vardı. Ama ses çıkmıyordu.. Adeta kutsal bir yeri ziyaret edercesine insanlar sessizce etraflarına bakınıyorlardı. Eminim çoğumuz çok kereler çeşitli magazinlerde şimdi gözümüle gördüğümüz bu fotografı görmüştük. Ama yine de çok çarpıcıydı.

Machu Picchu, deniz seviyesinden 2430 metre yükseklikte yer alıyor. İspanyollar yöreyi işgal ettikleri zaman bitki örtüsü içinde kaldığı için bulamamışlar.Bu nedenle zarar görmemiş. Machu Picchu 200 den fazla merdiven sistemiyle birbirine bağlanıyormuş (UFFFF !)."Machu Picchu" eski dağ anlamındaymış. Şehir, Machu Picchu dağının eteğine kurulmuş. Şehrin sonunda Quecha dilinde genç zirve anlamında “Wayna Picchu” yükseliyor.


Wayna Picchu

Kısa inka trail yapmak isteyenler için bu dağlara yürümek bir fırsat. Ama ben yürümeyerek bu fırsatı kaçırdım. Sürekli tırmanma hali beni çok yormuştu. Bu dağlardan manzaranın çok güzel olduğu ve o çevrede yer alan iki İnka şehrini daha görmenin mümkün olduğu söylendi. Oraya çıkmadan gördüğüm manzara zaten inanılmazdı.Daha ötesi ne olurdu ki!



Machu Picchu,1911 tarihinde Hiram Bingham İdaresindeki Yale Üniversitesi'nin yaptığı bir bilimsel gezi sırasında köylülerin yardımıyla tesadüfen bulunmuş. Onun için “Lost City” kayıp şehir olarak adlandırılıyor. Aslında burası son İnka şehri değil. Bulunamayan bir başka İnka şehri daha varmış. Amerikalı profesör hala bulunamayan bu şehri ararken tesadüfen Machu Picchu’yu bulmuş.

Machu Picchu’yu tavaf ettikten sonra Aguas Calientes’e vadinin içinden yürüyerek geldim. Yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Vadide en az Machu Picchu kadar etkileyici idi. İspanyolcada “Aguas Calientes” "sıcak sular" anlamında. Sanırım kasabanın adı sahip olduğu kaplıcalardan kaynaklanıyor. Bu bulutlara kurulmuş şehiri ziyaret ettikten sonra kaplıcaya gittim. Daha sonra da bir kadeh nefis kırmızı şarapla kendimi ödüllendirdim. Çok yorgundum. Hostelime gittim. Ertesi gün sabah treniyle güzel anılarla oradan ayrıldım.

Temmuz 2009

CUSCO



Arequipa’dan Cusco’ya yaklaşık on saat otobüs yolculuğu ile geldim. Bu kadar lüks bir otobüs şirketini Peru’da bulmak oldukça şaşırtıcıydı. “Cruz Del Sur “otobüs firmasının adı.Otobüste diz üstü bilgisayarlarla internete bağlanmak bile mümkündü. Hizmet birinci sınıf olunca on saat yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadım. Aslında galiba ben her şeyi Bolivya ile karşılaştırıyorum. Bu nedenle Peru’daki standartlar beni hep şaşırttı. Çünkü Bolivya’da bindiğim otobüsleri tanımlamak için kelimeler kifayetsiz kalır.

Cusco’ya gelince.. Gerçekten çok etkileyici bir şehir. Bana biraz Floransa duygusu yaşattı. Geniş caddeler,şık meydanlar ve bakmaya doyulmayacak güzellikteki eski binalar….



Kiliseler,tapınaklar ve nasıl tanımlayacağımı bilemediğim çok sayıda eski bina. Paket taşlı yolları, çiçekli meydanları ve meydanların etrafındaki şık kafeleri ile Cusco bir Avrupa kentini aratmayacak şıklıkta.






Plaza de Armas

Cusco, bir çanağın içine oturmuş. Etrafındaki dağlar, Cuzco’nun benzersiz güzelliğini katlıyor. Bir de buna inanılmaz güzellikteki gökyüzünü eklersek burası hiç unutulası bir yer değil. Latin Amerika’nın Katmandu’su diye tanımlanıyormuş. Cusco’da çok sayıda kolonyal bina var. Bunların ortak noktası avlulu olması.Bu avlulu binaların avlularında da buraya özgü ürünleri satan irili ufaklı çok sayıda dükkan var. Genellikle satıcılar Bolivya'daki yine kadınlar. Aslında burada herkes bir şey satıyor. Satıcıların biraz tacizkar olduklarını söyleyebilirim.



Geleneksel giyimli kadınlar lamaları ile birlikte fotograf çektirmek isteyenlere modellik yapıyor. Elbette bunun bir bedeli var. Turistlerden biri farkında olmadan 15 dolar harcadığını söyledi. Kişi başı 1 sole (50 kuruş). Ama birden bire birkaç kişi kareye giriyor ve ne verdiğinizi fark etmiyorsunuz.


Ben, bir lama ve bu iki kadından oluşan sevimli görüntüyü çektim. İki kadına birerden iki sole verdim. Kadınlardan biri sanki İngilizce biliyormuş gibi kendinden çok emin şekilde “1 sole for the baby” dedi. Fotografı çekmeden önce çok sempatik olan kadın fotograf sonrası neredeyse beni dövecekti. Oradaki bebeği fark etmemiştim bile.. Neyse fotograf çekerken dikkatli olmakta yarar var.

Cusco, 3416 metre yükseklikte İnka imparatorluğunun başkentliğini yapmış bir şehir. Taş işçiliğinde oldukça usta olan İnka’lar inanılmaz güzellikte duvarlar,tapınaklar yapmışlar.



Önemli bir deprem bölgesi olan Cusco’da İnka’ların yaptığı hiçbir bina depremden etkilenmemiş. Bazı duvarları zik zak şeklinde yapmışlar. Böylece duvarların depreme dayanıklığını artırmışlar.100 ton ağırlığında taş blokları insan gücüyle taşıyarak büyük geniş duvarlar inşa etmişler. Gerçekten çok estetik. Yap-boz oyununda parçalar nasıl birbirinin içine geçiriliyorsa taşlar da birbirinin içine oturtulmuş.


Herhangi bir sokak, inanılmaz güzellikteki inka duvarları..Çok sade, çok estetik ve çok sağlam. İnka mimarisi için kullanılan bir deyim var. "Azlık çokluktur" aslında ne güzel tanımlamışlar kendilerini.Bu deyimi yaşamın her alanına taşımak mümkün

Cusco’da en azından benim gördüğüm yerlerde asfalt yoktu. Her yer taş ve bu taşların büyük çoğunluğu İnka'lardan kalmış.

Cusco’daki kiliselere dışarıdan bakıldığında çok etkileyici. Çok sıkı bir taş oymacılığı var. Genellikle kiremit renginde. Aslını sorarsanız kiliselerin dışı içinden çok daha etkileyici. İspanyol’ların 16.yüzyılda gelmesiyele onlar da bu kiliselere bişeyler eklemişler ya da kiliselerin ve tapınakların içindeki altın ve gümüşü soyarak kendi ülkelerine taşımış. Kiliselerde taş işçiliğinin yanı sıra ciddi bir tahta oymacılığı da var.Çok detaylı, çok ince çalışılmış işler. Kiliselerle ilginç bir başka bilgi, Meryem Ananın(onlar sadece "Virgin" diyorlar) giysilerinin her hafta değiştiriliyor olması. Oldukça çok Meryem Ana heykeli var ve sandıklar dolusu elbise.. Bu da bir istihdam yaratmış olmalı.Büyüklerin evcilik oyunu olsa gerek..Bana komik geldi.

Cusco’nun içinde yapacak şey çok. Öncelikle ziyaret edilmesi gereken birkaç önemli yer var. Bunlardan biri “Qorikancha” yani Güneş tanrısı İnt’iye adanmış Güneş Tapınağı.


Güneş tapınağı ve Santa Domingo kilisesi

Ay, yıldız,ışık ve şimşeğe adanmış bir tapınak. Tapınağın içinde bunların hepsini gösteren altından yapılmış bir plaka var. İnka döneminde ışığın konumundan dolayı tapınağın güney duvarları altın ile kaplanarak tapınağın içinin aydınlatılması sağlanmış. Ancak İspanyollar kenti işgal ettiklerinde bu altını alıp ülkelerine göndermişler. Bu tapınağı da bugünkü adıyla Santa Domingo kilisesi haline getirmişler. Şimdi ikisi bir arada. Bu tapınakta zamanında önemli gökyüzü araştırmaları da yapılıyormuş.


Güneş Tapınağının içi

Peru’daki kiliselerle ilgili diğer ilginç bilgi, kiliselerin içinde ayna olması. Bu özellikle belirtildi. Çünkü Avrupadaki kiliselerde bu özellik yokmuş.Avrupada çok kilise gezdim ama ayna olup olmadığına dair hiçbir gözlemim olmamıştı. Bu aynaların nedeni kişinin kendisi ile yüzleşmesini sağlamakmış. Kiliselerde resim vardır. Camilerde resime izin verilmez. Zira kiliseden camiye döndürülmüş mekanlarda kilise içindeki ikonların üzerinin kapatıldığını biliyorum. Resim de azıcık yüzleşmeye hizmet eder. İslamda yüzleşme yok demek ki.. Bu benim yorumum! Yanlışım varsa düzeltilmesi sevindirir. Aslında yazarken ne çok şey düşünüyor ve değişik ilişkiler kuruyorum. Bu da gezmenin faydaları.. Elbette okumayı göz ardı etmiyorum. Gezmek hem çok eğlenceli hem de çok öğretici! Bilmiyordunuz dimi benden öğrendiniz işte! :)

Bir başka gidilecek yer Cusco’da Catedral, "Plaza de Armas’" adlı verilen meydanın göbeğinde yer alan kampanaları ile çok zarif bir kilise. İçine gelince oldukça kitch. Taş,tahta, altın ve gümüş oymacılığının çok emekli işlerini görmek mümkün.Güzel olduğunu söylemek zor.


Plaza de Armas, Catedral

Bu kilisedeki bana göre en ilginç olan İsa’nın son akşam yemeğinde masadaki yemek “cuy” ya da hint domuzu.. Fare ailesinden gelen fare büyüklüğünde bir hayvan. Son akşam yemeğinde ayakları havada tabağın içinde yerini almıştı. Fare ailesinden geldiğini bilmek bile onu yememek için yeterli bir gerekçe. Burada evlerde besleniyormuş. Peru’nun önemli yemeklerinden biri..

Plaza de Armas’ın yakınında yer alan diğer bir kilise "Compania de Jesus". Ben içine girmedim ama uzun süre karşısında oturup ışığın kampanalar üzerindeki dansını izledim.


Plaza de Armas,Compania de Jesus

Bir başka ziyaret edilecek yer “Sacsayhuaman” tapınak kompleksi. İspanyollar güçlü duvarları nedeni ile kale sanmışlar. Güneş tanrısı İnti’ye adanmış, senelik İnti Raymi törenleri burada yapılıyormuş.


Sacsayhuaman


Sacsayhuaman


Sacsayhuaman, Cusco'yu yüksekten gören bir tepe üzerinde. Manzara çok güzel.

Cusco’dan da aynen Arequipa’da olduğu gibi çeşitli outdoor aktivitelerine katılmak mümkün. Rafting, ata binmek, bisiklet turları bunlardan bir kaçı.. Ayrıca şehir içinde çok sayıda müze var. Bunun yanısıra el işlerinin satıldığı marketler.Bu marketler, benim favorilerimin arasında.. Cusco sadece Machu Picchu’ya gitmek için gelinmemesi gereken bir yer. Çok keyifli ve sürprizlerle dolu bir şehir. Gelecek yazı Machu Picchu.İki gün sonra Machu Picchu’ya gideceğim. Rüya gibi!YUPPİ!

Temmuz 2009

AREQUİPA

Puno’dan sonraki durağım Arequipa’ydı. Yolların gene kapanacağı haberinin gelmesiyle Puno’dan kaçar gibi Arequipa’ya geldim. Sabaha karşı otobüs terminalindeydim. Günün ışımasına bekledim. Daha sonra bir taksiye atladım ve önceden belirlediğim hostele gittim. Taksi ile şehir merkezine gelirken daha ilk bakışta şehirin içimi ısıttığını söyleyebilirim. Büyük bir meydan, onun etrafını saran kolonyal binalar, temizlik, sadelik, ferah caddeler bu şehri tanımlamak için kullanacağım kelimeler olur.



Bir de bunun üzerine deniz seviyesinden yüksekliği 2300 metre olunca Arequipa için tadından yenmez demek fazla olmaz. Zira Peru’ya ve Bolivya’ya dışarıdan gelenlerin en çok belini büken şey yükseklik ve buna bağlı olarak gelişen yükseklik hastalığı…Yeni öğrendiğim bir bilgiyi de paylaşmak isterim.

La Paz bir çanağın içine yerleşmiş bir kent.Çanağın derinliği 800 metre imiş. La Paz’da sosyo ekonomik düzeyi yüksek olanlar yükseklikten daha az etkilenmek için çanağın dibine yakın yerlerde oturuyorlarmış. Aslında yükseklik sadece biz turistler için değil o topraklarda doğan, yaşayan insanlar için de çok önemli.. Şimdi tekrar Arequipa’ya dönebiliriz.

Arequipa, aktif volkanların, sıcak su kaplıcalarının, yüksekteki çöllerin ve dünyanın en derin kanyonunun bulunduğu coğrafyada yer alıyor. Bu nedenle Peru da mutlaka görülmesi gerekenler arasında. Arequipa, üç volkanın El Misti, Chachani ve Pichu Pichu’nun eteğine kurulmuş. Gerçekten uzaktan görünümleri çok etkileyici.

Volkanlardan birinin şehirden görüntüsü. Ama hangisi? Zor soru!

Bu volkanlara tırmanma turları düzenleniyor. Aslında burada bir çok outdoor aktivetisine katılmak mümkün.Volkan tırmanışı sadece bunlardan biri. Arequipa, Colca Vadisi ve onun uzantısı olan dünyanın en derin kanyonu Colca Kanyonu'na (3354 metre) dört saat mesafede.

Colca Kanyonu'na gittiğimde aslında her şey çok tanıdıktı. Atacama Çölünü geçerken bu coğrafi yapının çok benzerini görmüştüm. Altiplano diye adlandırılan coğrafi oluşum demek ki her yerde benzer yapıları barındırıyordu. Son derece çorak olmasına rağmen Colca Vadisi boyunca geçtiğimiz yerler aynen Atacama Çölü gibi çok etkileyici idi.




Colca Vadisinde bir milli park var. Oradaki hayvanlar koruma altına alınmış. Çok sayıda lama ve alpaga gördük. Bu milli park puma gibi bazı vahşi hayvanlara da ev sahipliği yapıyormuş.

Yol boyunca yerli kadınlar, kendi el ürünlerini satmaya çalışıyorlardı. Doğa renkleri ile bir görsel şenlik sunarken rengarenk giysileri ile yerli kadınlar bu görsel şenliği tamamlayan olmazsa olmazlardandı.


Bir başka olmazsa olmazlardan biri de bu benim berem. Almamak için çok direndim ama, sonunda görüldüğü üzere aldım. İyi ki almışım Chiway 'daki buz otelimizde gece üşümemi engelledi.Hava sıcaklığı sıfırın altında da olsa bu memleketlerde ısıtma yok.. Bu da buraların geleneği...

Colca Kanyonu kendi görüntüsü ile çok çarpıcı ama çarpıcılığı katlayan diğer bir unsur ise kanyonun akbabalara ev sahipliği yapması. Gün biraz ısındıktan sonra kanyonun içinde adeta bize kendilerini göstermeğe çalışıyorlar.Bu görüntü oldukça çarpıcı.


Heyecanla, muhteşem kanyon içinde akbabaların geçmesini bekliyoruz.

Akbabalar oradaki el işlerine de konu olmuşlar. Bir çok aksesuvarın üzerinde onların el işi ile yapılmış desenlerini görmek mümkün.Colca Kanyonu'nda akbabaları izlemek ciddi bir turistik aktivite olmuş.





Colca vadisi boyunca küçük kasabaları ziyaret ettik. Bunlardan birinde de kaldık. Chiway..Chiway aynı zamanda Colca Vadisine de giriş noktası.



Chiway, küçük tozlu bir kasaba..”Plaza de Armas” adlı bir meydanı ve meydanda şık eski bir kilisesi var. Peru’da şimdiye kadar hangi şehre gittiysem bir “Plaza De Armas” var. Bunun bir nedeni olmalı diye düşündüğümde Peru’da karşılaştığım arkadaşım Zeynep (aslında Zeynep’le buluşacaktık ama buluşmaya kalmadan Colca Kanyonunda karşılaştık.)sorumu yanıtladı. İspanyollar her gittikleri şehirde bir askeri meydan oluşturmuşlar. Armas İspanyolcada asker anlamına geldiği için “Plaza de Armas” askeri meydan anlamında. Bir meydan ve bu meydanın ortasında bir kilise sanki Peru klasiği gibi..



Colca Vadisi içindeki yerleşim yerlerinde kiliseler hep beyazdı. Arequipa içindeki kiliseler gibi. Bu kiliseler o yöreden elde edilen bir volkanik taştan (sillar) yapılıyormuş. Şehirdeki kiliselerin ve bir çok binanın beyaz olması nedeni ile Arequipa beyaz şehir olarak adlandırılıyor. Aslında Arequipa’da çok sayıda kilise var. Bu kiliseler Avrupa’dakinden farklı. Bunu nasıl tamımlarım diye düşündüğümde kullanılan bezemelerle ilgili olduğuna karar verdim. Kabartmalarda ve süslemelerde bir sertlik var. Bezemelerde ve kabartmalarda, katolik dininin klasik desenleri ile birlikte And kültüründen de desenler de kullanılmıştı. Bu coğrafyada yaşam çok zor dahası sert diye tanımlamak mümkün. Bu desenlerdeki sertlik coğrafyanın dayattığı zorluktan kayanaklanabilir mi diye düşünmekten kendimi alamadım.

İyi ki coca yaprağı var. Bu zor coğrafyaya adapte olmayı kolaylaştırıyor. Benim bile çok işime yaradı. Hiç sevmedim tadını ama hem yapraklarını çiğnedim hem de çayını içtim. Yüksekliğe adapte olmanın tek yolu adeta! Arequipa’da aslında çok ihtiyaç hissetmedim. Ama Colca Vadisi boyunca ilerlerken yaklaşık 5000 metre ile 3000 metre arasında gezindik. Bu durumda gittiğim yerden keyif almak ve kendimi iyi hissetmek için tek çare coca çayıydı. Ben de gerekeni yaptım.



Bu coğrafyada en hoşuma giden şeylerden biri dansın ve müziğin yaşamın önemli bir parçası olması. Kadın- erkek , genç-yaşlı dansın içinde kolaylıkla yer alıyor. Dansın kültürün vazgeçilmez öğelerinden biri olması çok güzel.





Ziyaret ettiğimiz küçük kasaba meydanlarında küçük çocuklar sürekli dans ediyor.Bir meydan, bir kilise ( kasabalardaki kiliseler çok sade ve sempatikti), rengarenk giysileri içinde el işi satan kadınlar. And dağları klasiği !

Chiway'da müzikli bir geceye misafir oldum. Gerçekten çok hoştu.



Tabii başka bir klasik, baskın sesin pan flüt olduğu gitar ve davulun da yer aldığı müziği her yerde duymak! Hüznün sesi ama yaşama sevincini de hissetmek mümkün…

Arequipa’dan çok Colca’daki iki günlük yolculuğumu anlattım. Arequipa’daki bir başka ilginç mekandan da da söz etmek isterim. Santa Catalina kızlar manastırı.. Şehrin merkezinde adeta bir kale gibi.


Santa Catalina, Kızlar Manastırı

1570 yılında yapılmış anacak 1970 yılında halka açılmış. O zamandan halka açılana kadar gizemini kurumuş. Gerçekten görülmeye değer.



Görülmeye değer olan kısmı bence kızların inzivaya çekildikleri bölümler ya da oradaki dini resimler değil. Çok sayıda avludan oluşmuş bu manastır, çiçekli caddeleri, çivit mavisi, kiremit kırmızı ve beyaz sokakları ile benim çok hoşuma gitti.


Manastırın tarçın renkli sokaklarından biri



Areuqipa’da kemerli binalar bana azıcık arap mimarisini anımsattı. Oldukça güzel ve medeni bir şehir olduğunu söylemek mümkün. Aslında bir Avrupa kentinden bir farkı yok. Pardon bir farkı var. Oldukça ucuz.



Arequipa’da, Zeynep ve arkadaşları ile buluştum. Zeynep’i görmek bana çok iyi geldi. İyi ki buluştuk Zeynep’cim…


Arequipa hatırası!

Bir başka güzel buluşma buradaki başarılı Türk girişimci Melihat ile idi. Birkaç tane Türk bar ve Türk lokantasına sahip Melihat ve erkek kardeşi. Arequipa’ya gelince mekanları mutlaka gidilmesi gerekenler arasında. Hoş anılarla Arequipa’dan ayrıldım.

Temmuz 2009

TİTİKAKA



Titikaka gölü kıyısına kurulmuş Copacabana’da , köylülerin hükümeti protesto etmek için yolları kapatması nedeniyle düşündüğümden fazla kaldım. Sevimli bir kasaba olduğunu söylemek mümkün. Ancak yüksekliğin beni çok yorduğu. Bunu çok kereler yazdım sanırım. Göl manzaralı otelim önce çok cazip gelmişti. Sonrasında otele gitmek için çok az tırmanmak bile eziyet vericiydi. Manzara yerine daha düz ayak bir yeri tercih ederdim ama artık yapacak bir şey yoktu. Neyse üç gün Copacabana’da bekledikten sonra mutlu haber geldi. Puno’ya geçebilecektik. Köylüler turistlere izin vermişti. Üç gün boyunca yollar açılacaktı.

27 Haziran sabahı yeni bir ülke diyerek yollara düştüm... Çok sayıda turist benim durumumdaydı. Bu arada eminim Peru’daki grevden dolayı Copacabana (Bolivya) halkı oldukça mutluydu. Çünkü orasını keşfetmek için bir gün yeterliydi. Hepimiz düşündüğümüzden fazla kaldığımız için cafelerde pineklemekten başka yapacak bir şey yoktu.

Gündüz kızgın güneş akşam aşırı soğuk, yükseklikle bir araya gelince kendimi çok iyi hissetmeme neden olmadı. Biraz daha orada kalsaydım cildimin rengi yerlilerin ciltlerinin renginden farklı olmayacaktı.

Evet! Sonunda Peru’daydık. Mutlu son! Kısa zamanda bunun mutlu son olmadığını anladık. Puno’ya varmıştık ama, pazar gecesi tekrar yollar kapanacaktı.Ne zaman açılacağına dair herhangi bir bilgi de yoktu. Ama Puno’daydım ve bunun tadını çıkarmalıydım. Puno, Titikaka gölü kıyısında kurulmuş. Titikaka gölündeki ilginç adalara gitmek için önemli bir liman.

Titikaka gölü, deniz seviyesinden 3810 metre yükseklikte, gemi taşımacılığının yapılabildiği Bolivya ve Peru arasında yer alan bir göl. Oldukça ilginç adalara ev sahipliği yapıyor. Bolivya tarafında “Isla Del Sol” ve Isla De La Luna” Peru tarafında “Yüzen adalar” ,“Isla Taquile” ve diğer adalar… Saydığım adalar değişik özellikleri ile oldukça popüler..



Titikaka adı Aymara diline ait iki kelimeden oluşuyor. “Titi” büyük kedi, “kaka” kaya anlamında. İki kelimenin tercümesi “Puma kayası”.Efsaneye göre İlk İnka Kralı “Isla Del Sol”de yani Güneş adasında kedi başını andıran bir kaya üzerine çıkar. Aslında göl haritasına baş aşağı bakıldığında yatan kedi formu ayırt etmek mümkün.



Puno’dan tekneyle yüzen adalara gittik. Uros adı verilen bir topluluk yaşıyor bu adalarda. Gemişte İnka’lardan kaçmak için teknelerde yaşıyorlarmış. Daha sonra kendi yaptıkları adaların üzerinde yaşamaya başlamışlar. Oldukça ilginç. Uros topluluğu Aymara dilinde konuşuyor.

Kadınlar inanılmaz güzellikte giysilerin içinde, uzun örgülü saçları ve örgülerin ucundaki renkli süsleriyle gerçekten görülmeye değer.









Uros, tortora adı verilen bitkinin kargılarını çapraz olarak bir araya getirerek adalarını ve teknelerini yapıyorlar. Bu bitkiden yapılmış teknelerin yanı sıra motorlu tekneleri de var.



Her adada birkaç aile yaşıyor. Çocuklarını Puno’ya okula gönderiyorlar. Soğuğa dayanıklı oldukları için onlara kara kanlı da deniyormuş. Kendilerini güneşin çocukları olarak da tanımlıyorlar. Aslında çok ilginçler.



Kendi geleneklerini sürdürüyorlar ama giysilerini Puno’dan satın alıyorlarmış. Çok sayıda turist ziyaret ediyor bu adaları. Onlara çok alışkınlar. Kendi el ürünlerini satıyorlar ziyaretçilere..







Moderniteyi reddetmiyorlar ama yaşamın çok zor olduğu bu adalar üzerinde yaşamaya devam ediyorlar. Anlamak çok zor! Toprak kaplarda yemeklerini pişiriyorlar. Muhtemelen bu kapları Puno’dan satın alıyorlar. Tuhaf bir tiyatro oyunu gibi! Temel besinleri, balık, avladıkları çeşitli kuşlar ve onların yumurtaları. Adalarını yaptıkları bitkinin tazesi hem meyveleri hem de sebzeleri.. Ancak patates ve benzeri şeyleri satın alıyorlarmış Puno'dan satın alıyorlarmış.



Yüzen adalar arasında kendi yaptıkları tekneleri ile ufak bir tur yaptık. Bu teknelerin büyüğü otuz kişi alıyormuş. Bizim de deneme şansımız oldu. Gerçekten oldukça kalabalık bindik. Çok rahat değildi ama farklı bir deneyimdi benim için.. Azıcık da ürkütücü. Çünkü kenarları yüksek değil.





Yüzen adalardan sonra geleneklerini değiştirmeden sürdüren insanların yaşadığı bir başka adayı ziyaret ettik. Taquile Adası. Puno’dan yaklaşık üç saat mesafede bir başka ada.. Erkekleri örgü ördüğü için “örgü ören erkekler adası” olarak da adlandırılıyor. Adada yaşayanlar, Quecha dilinde konuşuyorlar. Her ne kadar kendilerine dönük yaşaşalar da fotograf çekmek istediğimiz zaman hemen elleri ile para işareti yapıyorlar. Yedisinden yetmişine..Ancak çocuklar sempatiyle yaklaşıyorlar. Fotograf çektirdikten sonra hemen para istiyorlar. Aslında yaşlılar daha dürüsttü.Hiç olmazsa onlar para isteklerini baştan söylüyorlar.Bu adalarda bence bir arada kalmışlık söz konusu.

Taquile Adasi



Kadınların rengarenk kat kat etekleri, şalları, erkeklerin örgü başlıkları gerçekten görülmeye değer. Erkeklerin giydiği şapkalar onların medeni durumunun da habercisi.



Bekar kızlar da şalları ile saçlarını kapatıyormuş.Onların da şallarının konumundan medeni durumlarını anlamak mümkün. Küçük erkek çocukları bile ellerinde örgü şişleri ile gezerek örgülerini örüyorlar. Orada bir eve konuk olduk.Geleneksel müzikleri eşliğinde ailecek dans ettiler.







O evde yemek yedik. Bulgurdan çorba yapmak oldukça yaygın. Mercimek çorbasını andırdı bana. Belki mercimekte vardı içinde. Diğer yemek ise Trucha balığı idi. Titikaka gölünden yakalıyorlar. Titikaka gölü üzerinde çok sayıda Trucha balığı çiftliği var.

Puno’dan aklımda kalacak olan, bu adalar. Şehir oldukça sıradan görünüyor. Ama meydanda haşmetli görünen bir kilisesi vardı.

Puno, Plaza de Armas ve muhtesem kilise

Peru’daki ilk durağım Puno idi. Bolivya ile karşılaştırdığımda standartların biraz daha yükseldiğini söylemek mümkün. Ada turu dönüşü grevin devam ettiği haberini aldım.Ani bir kararla rotamı Arequipa’ya çevirdim.


Haziran 2009

COPACABANA



La Paz’dan sonra Copacabana’ya geçecektim ki yerel halkın, şöförleri protesto etmek için yolları kapattığı haberi geldi. Nasıl gidecektim Copacabana’ya! Neyse sonunda çözüm bulundu. Halk yollara dökülmeden önce biz yollara dökülecektik. Sonuç olarak 22 Haziran, sabah dört buçukta yola çıktık. Bu saatlerde uyanmak aslında bana hiç uygun değil ama gezme motivasyounuyla yola düşmeyi becerdim. Daha önce okuduğum gezi bloglarından birinde gezgin arkadaş şöyle demişti “ Bolivya’da protesto etmek milli spor gibidir” aslında bunu pekiştirecek benim de pek çok gözlemim oldu.

Sabah erkenden ilk önce Copacabana’ya, bir saat mesafedeki bir yere geldik. Gölün karşısına geçmemiz gerekiyordu. Otobüsten inmemiz söylendi. Biz tekne ile karşıya geçtik. Otobüsten indirilme nedenimizi önce anlamamıştım. Otobüs, sal gibi bir şeyle karşıya geçti. Anlaşıldı ki biz içinde olduğumuz zaman o eften püften salla geçmek imkansızdı. Copacabana, La Paz’dan üç buçuk saat mesafede Titikaka gölünün kıyısına kurulmuş 3800 metre yükseklikte turistik, küçük bir kasaba. Kiliseleri ile ünlü. Bu nedenle bir çok dini içerikli toplantıya ev sahipliği yapıyor.



Copacabana, Peru sınırına çok yakın. Peru’nun önemli şehirlerinden Cusco’ya geçmeden önce dinlenmek için de iyi bir yer.

Ancak birkaç şikayetimi dile getirmek isterim. Bolivya’nın bazı yerleri tropikal iklime sahip. Kış mevsiminde ortalalama sıcaklığın 15 derece yaz mevsiminde ise 25 derece olduğu söyleniyor. Yaşamak için ideal! Dağlık olması nedeni ile gece ile gündüz arasında büyük sıcaklık farkı var. Gece sıcaklık sıfırın altına düşüyor. Hiçbir ısıtma sistemi kullanılmıyor. Şu anda bu yazıyı ancak yatağımın içine termofor koyarak yazabiliyorum. Aksi takdirde çok soğuk. Isınmak için sabahı beklemek durumundayım. Bir de ciddi doğal gaz kaynakları varmış. Buna ne demeli! Neyse bu da ufak bir şikayetti.Dikkat ettim hiçbir evin bacası yok.

Sıcak su anlayışlarına gelince sanırım ılık ve sıcak kavramını pek bilmiyorlar.
Duşlar uyduruk elektrikli duşlardan. Duş alırken vücudun aynı anda her tarafının ıslanması pek mümkün değil! Suyla vücudumu buluşturmak için biraz çaba sarfetmem gerekti. Şimdiye kadar yazmadım. Belki değişir diye…Copacabana benim Bolivya’daki son durağım. Burada da durum aynı olunca Bolivya’ya ait bir gözlem olarak belirtmek isterim. Copacabana’ya ait başka bir gözlem ise Bolivya’nın diğer şehirleri ile karşılaştırıldığında oldukça pahalı olması. Aslında Copacabana oldukça güzel bir yer. Titikaka gölden öte deniz gibi… Gündüz güneşli bir havası var. Gece ise oldukça soğuk. Gün batımı çok güzel. Hep böyle midir bilemem ama gökyüzü olağan üstü güzel..

Düzensiz yapılaşma ve sokakların pisliği ( Yere her şeyi atmak, sokaklara tükürmek Bolivya’da sanki kültürel bir alışkanlık! Tuhaf ama gerçek!) buranın etkileyici güzelliğini bozamıyor. Sanki bakımsız çok güzel bir kız gibi!



Çok sayıda kafe ve restoran var. Hizmetin iyi olduğunu söyleyemeceğim. Nasıl hizmet edeceklerini ve nasıl sunacaklarını asla bilmiyorlar. Bu kadar çok çeşitli sebzenin olduğu bir yerde nasıl bu kadar az çeşit sebze yemeği olur anlamak mümkün değil.

Bugün yediğim omletin içine taze fasulye koymuşlardı. Bu da ilginç geldi bana.. Lezzetli miydi derseniz cevabım "farklıydı" olur. Ama evde denemeye değmez! Bu arada yediğim lezzetli balığın hakkını yememeliyim. Trucha, somon balığını andırıyor. Çok sayıda trucha çiftliği var. Gerçekten çok lezzetli. Bu balığı, pilav ile veriyorlar. Ne alaka demeyin! İşte öyle… Ben patates kızartması ile yedim. Salata, balık ve kızartılmış patates küçük bir tabak içinde olunca yemesi biraz zor oluyor ama çok ucuz ve lezzetli olunca insanın gözü hiçbir şey görmüyor.Hepsine ödediğim para
3 Amerikan Dolarından az. Titikaka gölünden yakalanmış bu balık, tatlı su balığı olmasına rağmen oldukça lezzetliydi.

Gün batımında, gökyüzünde hilali, karşıda tekneleri izleyerek balığımı yemek bana Foça duygusu yaşattı.Tek fark burasının deniz seviyesinin 3800 metre üstünde olması.Bu yüksekliğinde beni epeyce yorduğunu itiraf etmeliyim. Bolivya'da kaldığım sürece sürekli soluk soluğa idim.

Copacana’ya geldiğimde ilk dikkatimi çeken şeylerden biri pencerelerin ikizkenar yamuk şeklinde olmasıydı. Güzel de görünmüyordu. "Neden" demekten kendimi alamadım. Bir de bu pencerelerin dış kenarlarına küçük çakıl taşları yapıştırılmıştı. Ufff! Sonradan anladım ki bu pencerelerin yapımında İnka mimarisinden esinlenilmiş. İnka’ların kullandıkları yaygın mimari biçimi, ikizkenar yamuk.İnka mimarisinde kullanışlılık ve sadelik baskın özellikler olmasına rağmen bu pencereler için bunu söylemek pek olanaklı değil.

Copacabana’dan gidilebilecek iki yer var. Bunlardan biri “Isla Del Sol” Güneş Adası diğeri “Isla De La Luna” Ay Adası.





Güneş Adası, İnka mitolojisinin doğduğu yer.İnka’ların yerleşmek için çok yüksek yerleri seçmişler.Böylesi yerlerde yaşamlarının nedeni korunma amaçlı ve güneşe yakın olma isteğinden kaynaklandığı belirtildi.Güneş Adasında, güzel bir manzara eşliğinde yaklaşık on kilometre yürüdüm.



Kalıntı çok fazla yoktu. Ama orada yaşadıkları için tarihi yer olarak kabul edilmiş. Güneş adasında, Challapampa ve Yumani adlı iki büyük yerleşim yeri var. Bu yürüyüş sırasında bu yerleşim yerlerini de görme imkanım oldu.

Challapampa



Yol boyunca karşılaştığım çocuklar fotograflarını çekmem için hemen poz veriyorlardı. Hemen ardından da para istiyorlardı. İstedikleri parayı alana kadar da peşimi/ peşimizi bırakmıyorlardı. İşlerinde oldukça profesyonel oldukları belliydi.



Bolivya, oldukça ucuz ama her türlü basit hizmetin bedeli var. Kaldığım otelde termofora koymak için sıcak su istediğim zaman bile bunun bir bedeli vardı. Böyle bir kültürün içinde yaşayan çocukların elbette farklı olması beklenemezdi.



Güneş adasında karşılaştığım cefakar Bolivya kadınına gelince… Onlar bana Karadenizli kadınları anımsattı. İnişli çıkışlı yollarda ya -sırtlarına bağladıkları örtü içinde- sürekli bir şeyler taşıyorlardı ya da lamaları güdüyorlardı. Öylesine bir yükseklikte bu işi yapmak gerçekten çok zor. Ben kendimi zor taşırken dağlık yerlerde adeta keçi gibi sekiyorlar. Çok fazla çalışan erkek gördüğümü söyleyemeyeceğim. Mutlaka erkeklerin vakit geçirdiği kahve benzeri bir yer olmalı diye düşündüm. Bolivya’nın kadınları gerçekten çok çalışkan.. Sırtlarında çocuklarını taşırken bir yandan da çok farklı işlerde çalışıyorlar.



Copacabana’ya iki günlüğüne gelmiştim. Planıma uygun olarak Peru’ya geçecektim. Geçmesine geçtim ama.Peru topraklarında ancak yarım saat kalabildim.Gittiğimiz otobüsle geri dönmek zorunda kaldık Copacabana’ya.Çünkü yerliler hükümeti protesto etmek için tüm yolları kapatmışlardı. Yerlilerin ekim yaptıkları topraklarda petrol bulunmuş. Hükümet topraklar sizindir ama petrol devletindir demiş. Yerlilere bu topraklarda ekim yapabilecekleri ama çıkan petrolden yararlanamayacakları hükümet tarafından bildirilmiş. Bunun üzerine yerliler tüm yolları kapatmışlar. Biz turistler de böyle olunca olduğumuz yerlerde düşündüğümüzden daha fazla kalmak zorunda kaldık. Copacabana’dan Peru’daki Puno’ya gitmek oldukça kolay. Yaklaşık üç buçuk saat.4 American Doları civarı. Yollar kapanınca akıllı Bolivyalılar hemen bir çözüm oluşturdular.Copacana’dan Puno’ya tekne koydular. Aslında böyle bir sefer yok. Yağmur yağınca şemsiye satıcılarının birden bire ortaya çıkması gibi bu seferi hemen organize ettiler. Ama fiatı 50 American Dolarından fazla. Bundan sonra şayet gidebilirsem Peru’dan yazacağım.

Haziran 2009

TİWANUKU

Puerto Del Sol, Güneşin Kapısı

Tiwanuku kasabası, La Paz’a, bir buçuk mesafede küçük bir yerleşim yeri.Bu kasaba z Tiwanuku harabeleri ile ünlenmiş.Bu nedenle önemli bir turistik nokta. Bu harabeler, İnka öncesi uygarlığa ait.

Tiwanuku şehri geçmişte Titikaka gölü kıyısında bulunuyormuş. Gölün buharlaşması ile şimdi bu gölün 20 kilometre kadar uzağında.

Tiwanuku kasabasının meydanı

Amcalar, Aymara.Aymara, Bolivya'daki yerli gruplarından birinin adı.Bu kasabada yaşıyorlar.Fotograflarını çekmek için izin istedim. Fotografalarını çektikten sonra 5 Bolivyanos istediler.

Yerli kadınların giysilerine bayıldım.

İlk İnka’nın, Güneş tanrısı İnk tarafından buradan yaratıldığı söyleniyor.Tiwanuku, hem inka öncesi hem de inka uygarlıkları için önemli bir yer. Ben aslında tarihi kalıntıları gezmeyi çok sevmem. Nedenine gelince derin bir bilgi sahibi olmadığım için gözle görülebilir çok etkileyici bir şeyler yoksa taşlar beni heyecanlandırmaz. Bakıp geçerim. Tiwanuku harabelerine de bu gerekçe ile gitmeyecektim. Haziran’ın 21'inde Bolivya’daki Aymara adı verilen yerli grubun bu harabelerde gün dönümü şenlikleri olduğunu öğrendim. Aymaraların atalarının İnka olduğu söylendi.Geçmişten bugüne bu törenler düzenli olarak yapılmaktaymış. Sadece İspanyol işgali döneminde ara verilmiş. Aymara’lar Güneş Tanrısı İnt`e ve Toprakana”Pachamama’ya” 21 Haziranda gün doğumundan sonra onlara verdiklerinden dolayı dans ederek ve şarkı söyleyerek teşekkür ediyor.



Tam gün doğumunda da kendi dileklerini gönderiyor. Bu benim için kaçırılmaması gereken fırsattı. "İnti Raymi" törenleri adı verilen törenlere katılmaya karar verdim. Gün doğumundan önce Tiwanuku’ya gitmek gerekiyordu. Sabah üç buçukta tur şirketi kaldığım hostelden beni aldı. Çok sayıda insan bu törenlere katılmak için yollara düşmüştü. İnanılmaz soğuk olmasına rağmen büyük bir ilgi vardı.

Bu bayrak, Aymara bayrağı.Yerlilerin kendi dilleri ve bayrakları var. Her birinin dili birbirinden çok farklı. Televizyonda çocuk programında sayılar ispanyolca ve üç farklı yerli dilinde ögretiliyordu.

Otobüste tur şirketi bizler için küçük armağanlar hazırlamıştı. Bu armağanlardan biri küçük bir çantanın içindeki coca yapraklarıydı. Çok anlam veremedim ama coca yaprağını yakından görme şansım oldu. Küçük mucizevi yapraklar, çok sıradan görünüyordu. Şöyle bir baktıktan sonra çantama koydum. Acaba bir iki yaparak günlüğüme yapıştırabilir miyim diye düşünndüm. Hızla bu fikrimden vazgeçtim. Bolivya ve Peru için yaşamın bir parçası olan coca yaparakları bir başka ülkede ciddi problemler açabilirdi.

Törenlere dönersek… Sabahın kör karanlığında aşırı derece soğukta Tiwanuku’ya vardık. İnsanlar aşırı soğuğa aldırmadan akın akın geliyorlardı.



Bu arada rehberimiz üç coca yaprağını elimize almamızı söyledi. Bu yapraklardan birinin uzun ömrü, diğerinin aklı ve üçüncüsünün…….(Hatırlayamıyorum! O soğukta bu kadarını bile hatırlamak mucize..) temsil ettiğini söyledi.

Mucizevi coca yapraklari.. Rehberimiz coca yapraklarını nasıl tutmamız gerektiğini gösteriyor.



Rehberimiz tam güneş doğarken bu yaprakları çiğnememizi ve ellerimizi havaya kaldırarak kendi dileklerimizi söylememiz gerektiğini belirtti. Bizde gerekeni yaptık. Görüntü gerçekten hoştu.



Tam gün doğumunda bütün eller havada, soğuğa aldırmadan belki çok inanmadan ama bir ritüeli gerçekleştirmenin keyfini yaşadık. 21 Haziran Aymara yeni yılının başlangıcı olarak kabul ediliyor. Bu törenlerde Aymara yeni yıl kutlama törenleri olarak adlandırılıyor. Gün doğumundan sonra yerliler dans ederek ve şarkı söyleyerek güneş tanrısına teşekkür ettiler.

Müzisyenler.. Gerçekten hoştu.

Tiwanuku harabelerinde önemli kalıntılardan biri Kalasasaya piramidi diğeri ise okuyanlar bilir Tanrıların Arabaları adlı bilim kurgu kitabında adı çokca geçen” Puerte del Sol” yani Güneşin Kapısı… O dönemde bu kalıntılarada önemli astrolojik çalışmalar yapıldığı da belirtildi. Bölge ile ilgili ilginç diğer bir bilgi oranın magnetik enerjisi ile ilgili. Tiwanuku dünyanın magnetik enerjisinin fazla olduğu yerlerden biri olarak belirtildi. Bu nedenle gün dönemi törenlerinin burada yapılıyormuş.

Bu kısa geziden sonra, bir başa dilek dileme törenine katıldık. La Paz’da Witchy Markette gezerken bir sürü tuhaf şey görmüştüm. Kurutulmuş lama ceninin yanı sıra üzerine sevimli resimler çizilmiş kare plakalar, içine birşeyler doldurulmuş küçük şişeler ve daha bir sürü şey.. Şimdi anladım ki bütün bunlar bu dilek dileme ve aynı zamanda Güneş Tanrısına ve Toprak anaya teşekkür etme törenlerinde kullanılıyor.

Töreni, geleneksel giysiler içinde olan bir kişi, büyük bir kağıdın içine renkli pamuklar döşeyerek başlattı.Pamukların yanına çeşitli süsler, kurutulmuş lama cenini yerleştirildi.Herkes üç tane coca yaprağını bu karışımın içine koydu.her bir yaprak bir dileği temsil ediyor.Daha sonra bu karışım yakılırken güneşe karşı eller havaya kaldırıldı.




Yakılan bu karışımda bir sürü şey var. Dileklerin resimlendiği şekerden yapılmış kare şeklinde plakalar da bu karışımın içinde yakıldı. Hidrellez kutlamalarını anımsattı bana. Ateş, dileklerin resimlenmesi… Belki de bu kutlama biçimleri şamanizme kadar gidiyordur. Birbirinden etkilenme ihtimali olmayan bu insanların nasıl böyle ortaklık kurduklarını anlamak mümkün aslında. Her şey insanın ihtiyaçlarından ortaya çıkıyor. Demek ki umut yaşarken bizi ayakta tutan en başat duygu!

Tiwanuku'dan La Paz'a dönerken dilek dileme törenin yapıldığı yer...Çorak ama çok etkileyici idi.

Elleri havaya kaldırmak Güneş tanrısına ve Toprak Ana'ya teşekkür etmek anlamındaydı. Ateş yanmaya devam ederken her birimiz töreni düzenleyen kişinin yanına giderek adımızı söyledik. O, adımızı ateşe eğilerek tekrarladı. Birbirimize sarıldık ve bunun ardından töreni yapan kişi içinde renkli birşeyler olan küçük şişeyi verdi.Her zaman yatağımızda saklamamızı söyleyerek bu küçük şişenin bize uğur getireceğini söyledi.

Bendeniz dilek dileme töreninde!



Bize çok ilginç gelen bu tören için töreni gerçekleştiren kişiye, küçük bir ödeme yaptık. Buralarda tüm yerli gelenekleri iyi bir kazanç kapısı olmuşa benziyor. Ben çok keyif aldığımı söylemeliyim. Bana "Puerto de Sol" Güneş Kapısı bir şey ifade etmedi ama yaşayan bir geleneği ve onun bir parçası olarak izlemek keyif verdi.

Cochacamba yazımda yazmıştım. Aymara’lar her ayın ilk cuması, içinde binbir çeşit şey olan tütsüyü yakarak hayatlarının daha iyi olacağı inancını taşıyorlar. Aslında inanç her toplumda farklı şekilde var ediyor kendini. Umudu ve güç yaşam koşullarına dayanma gücünü artırıyor. And dağlarında yaşayan yerliler için yaşam gerçekten güç. Coca yaprağı, böylesi ritüeller ve festivaller yerlilerin bu zor koşullara dayanma gücünü artırıyor olmalı.
Haziran 2009

BİRAZ ADRENALİN



“Death Road” Ölüm yolu ya da Yungas yolu adı verilen yol, 1995 yılında "Inter American Devolopment Bankası" tarafından dünyanın en tehlikeli yolu olarak ilan edilmiş. Bu yol, 1930 yılında Choco savaşı sırasında Paraguaylı mahkumlar tarafından inşa edilmiş.Death Road, kuzey Bolivya’nın Amazon bölgesine açılan birkaç rotadan biri. Bu yolun en tehlikeli kısmı 64 kilometre.

Sıra benim deneyimime geldi. Buraya gelmeden önce böyle bir rota olduğunu biliyordum. Gitmeyi hiç düşünmemiştim. Bana gereksiz bir macera gibi gözükmüştü.La Paz'dan bu yola bisiklet turları düzenleniyor. Adı da “gravity asisted riding on a bcyle”. Bu adın verilmesinin nedeni çoğunlukla yokuş aşağı gidiliyor olması. La Paz’da yükseklikle ilgili ufak tefek problemler yaşıyordum. Bir de böyle bir maceraya kalkışmak sorun yaratabilirdi. Ancak birkaç gün sonra yavaş yavaş bu turla ilgilenmeye başladım. Kaldığım hostelde nerdeyse herkes bu tura katılıyordu. Konuştuğum birkaç kişi zor olmadığını söyledi. Onların çok genç olduğunu unutmamam gerekiyordu. Benim de çok genç olmadığımı..Ayaklarımın altı karıncalanmaya başlamıştı. Bu noktada farklı seyahat acentelerine gidip hem fiat almaya hem de benim için uygun olup olmadığını sorgulamaya başladım. Konuştuğum kişilerin hepsi kolaylıkla yapabileceğimi söylediler. Evet artık kararımı vermiştim. Gidecektim!

Ancak vücudumu yüksekliğe hazırlamak için biraz daha zamana ihtiyacım vardı. Tüm gerekenler yapıldı. Güvenilir olduğunu düşündüğüm bir turizm şirketinden yerimi ayırttım. Doğru şirketi seçmek çok önemli. Fiatlar çok değişken. Fiatlar arttıkça kalite de artıyor.Yer ayırtmadan önce “kaç rehberin olduğunu ”,”bisikletlerin suspansiyon sistemini olup olmadığını” sormak çok önemli. Ben de bu bilgileri bu tura daha önce katılan insanlardan öğrendim. Bu bilgiler doğrultusunda kendimce uygun şirketi seçtim. Merak edenlere bir günlük tur 50 US$. Elbette bir gün boyunca bisiklete binilmiyor. Bisikletli kısmı yaklaşık üç saat. La Paz’a gidiş dönüş, kahvaltı ve yemek molaları derken tur bir günü kapsıyor.

Heyecanlı gün gelmişti. Karmaşık duygularla sabah erkenden hostelden ayrıldım.



Bir yandan heyecan duyuyor bir yandan korkuyordum. La Paz’a yaklaşık bir buçuk saat mesafede başlama noktasına geldik. Grubumuz içinde benim yaşımda insanların olması beni bir ölçüde rahatlattı. Neye yarar ki! Öyle bir yerde her koyun kendi bacağından asılır!



Giysiler, kasklar, eldivenler verildi.Sıra bisiklet seçimine gelmişti. Kendime uygun bisikleti seçtim. Bizden önce gelen grupların heyecanla yola çıkışını izliyordum.



Evet ve sonunda yoldaydım. Frenleri sıkıca tutarak yavaş yavaş yokuş aşağı kendimi bıraktım.İlerledikçe kendimi güven içinde hissetmeye başladım.



Diğer bisikletliler rüzgar hızı ile yanımdan geçiyordu. Bir yandan da fotograf çekiyorlardı. Gerginliğimi azaldıkça hızım artıyordu. İlk mola yerine vardığımda kendimi kuşlar gibi hafif ve eline sevdiği oyuncağı verilmiş çocuklar gibi mutlu hissediyordum. Fakat bu yolun en kolay bölümüydü. Yol asfalt olduğu için sorun yoktu. Trafik vardı ama çok yoğun değildi. Önüme bakmaktan manzarayı kaçırıyordum. Ancak durduğumuz zaman bu nefes kesici manzarayı izleme fırsatım oluyordu ama bu seferde gelecek parkurun nasıl olacağımı düşünmekten kendimi alamıyordum. Grubun önünde ve arkasında rehberlerimiz vardı.Onlar bizi izlerken bir yandan da bizi fotograflamaya çalışıyorlardı.

Sonunda yolun ilk bölümünü bitirmiştik. İkinci bölüm en tehlikeli olan kısmıydı.Buna ilaveten asfalt değildi. Bu ikinci kısım kısa süre önce milli park olarak ilan edilmiş. Trafiğin olmadığı bir yoldu. Sadece bizi arkadan izleyen tur arabaları vardı. Yorulduğumuz ya da korktuğumuz da arabaya binme şansımız vardı. Bu oldukça rahatlatıcıydı. Yolun tehlikeli kısmında ilerlemeye başladım. Yol gittikçe daralıyordu. Yolun bir tarafı dağ diğer tarafı ise derin bir vadiye açılıyordu. Vadinin derinliğinin 3800 metre olduğu söylendi.Burada çok sayıda insanın öldüğü de belirtildi. Yolun tehlikesi arttıkça çekiciliği de artıyordu. İnanılmaz bir güzellik. Çok değişik bir bitki örtüsü, benim için çok heyecanlı olan bu bisiklet üzerindeki yolculuğu unutulmaz kıldı.



Yavaş yavaş kazandığım güvenimi kaybetmeye başlamıştım. Rehberimiz arabaya binmemi önerdi. Yol daraldığı gibi dağdan gelen küçük şelaler, yolun ıslanmasına buna bağlı olarak kayganlaşmasına neden oluyor. Bu noktada arabaya bindim yoksa risk alacaktım.



Bir süre araba da gittikten sonra yol genişleyince tekrar bisiklete bindim. Turu keyifle bitirdim. Biraz yorucu biraz ürkütücü ama kesinlikle değen bir turdu. Sonunda Corocio adlı kasabaya vardık.Bu kasabanın yüksekliği 2000 metreden az. Dörtbin metrenin üzerindeki bir yükseklikten 2000 metrenin altına gelmiştik. Adeta bu yolculuk boyunca dört mevsimi yaşamıştık. Sonunda ödülümüz, karadeniz duygusu yaşatan sıcak bir kasabaydı. Lezzetli bir yemekle turu tamamladık. La Paz’a yeni açılan başka bir yoldan döndük. Uzaktan geçtiğimiz yola bakınca gerçekten ürkütücüydü!


Haziran 2009

LA PAZ



La Paz'dayım. Dünyanın en yüksek başkenti.La Paz Bolivya’nın resmi başkenti değil ama başkent olarak kabul ediliyor. Resmi başkent Sucre. La Paz İspanyolcada “barış” anlamına geliyor. Bir vadinin içine kurulmuş, sıvasız evleri, dar sokakları ve meydanları ile ilginç bir şehir. Bu şehri sevdiğimi öncelikle söylemeliyim. İnsanı saran tuhaf çekici bir şehir.

Plaza de Murillo

"İglesia de San Francisco" San Francisco Kilisesi, buranın en önemli kiliselerinden biri.. Ve aynı adlı meydan..Ne yok ki bu meydanda..

Plaza de Murillo, en önemli meydanı..Sanki insanların duraklama yeri..Etrafı çok sayıda kolonyal bina ile çevrili.

Daracık sokaklarındaki neredeyse üst üste denebilecek otobüs ve dolmuşları, her adım başı sokak satıcıları, cadı marketi ve tümü el emeği olan şık ürünler satan dükkanları ile La Paz bana enerji verdi. Burası adrenalini yüksek bir şehir… Yaşamak zor olabilir. Ama bir gezgin için inanılmaz zenginlikte bir yer..Sanki büyük bir işporta tezgahı… Bu tezgahtan alabileceginiz şey o kadar çeşitli ki..


Tadına doyamadığım inanılmaz lezzetteki meyve salatası...Her gün bir tabak meyve salatası..Vitamin bombası gibiyim. Yoğurtlarını da çok sevdiğimi söylemeliyim. Bu salata 5 Bolivyanos. 7 Bolivyanosun bir Amerikan Doları olduğunu hatırlatmak isterim. :)))

Olağan üstü lezzetteki meyve salatalarından, inanılmaz çeşitteki ekmeğe, çeşit çeşit hamurdan yapılmış yiyeceklere, hediyelik eşyalara, giysiye, elektronik eşyalara kadar her şey almak mümkün.. Kimi yerleri Avrupa'yı aratmayacak ölçüde düzenli ve ihtiyaca cevap verecek nitelikte..Koşullar iyileştikçe fiatların da o ölçüde arttığını söyleyebilirim. Ama ne olursa olsun oldukça ucuz ve renkli.

Ne yok ki! Cadı marketi buranın gezginler tarafından en cazip bulunan yeri. Yerli geleneğinden gelen, kurutulmuş lama ceninleri, kurutulmuş kurbağalar hemen hemen tüm evlerde yer alıyormuş. Nedenine gelince eve, ev halkına şans getireceğine inanılıyormuş. Kimisinin, evi hırsızlardan koruyacağına dair inanç varmış. Böyle bir inanç olunca bu tip malzemeler kendi pazarını yaratmış. Bu market “whitcy market” olarak adlandırılıyor.Ben merak ettiğim için gittim. Kurutulmuş lama embriyonlarını ya da kurutulmuş diğer yaratıkları görmek ilginç ama çok hoş olduğunu söyleyemeyeceğim.




Witchy marketten

La Paz’ın ilginç mekanlarından biri de otantik pazar. Benim için oradan ayrılmak çok zordu. Gerçekten her şey çok güzel. Sanki her şey ayrı bir fotograf karesi.La Paz'daki önemli duraklarımdan biriydi.Otantik enstürmanlar, rengarenk kumaşlar…Her şey rengarenk!





Kolonyal evlerin içine yerleşmiş bu çok çekici çarşı sürekli insana sürprizler sunuyor. Aaa her yeri gezdim dediğim noktada keşfetmediğim bir yer olduğunu fark ettim.

Kolonyal bir binanın avlusu





Cadde boyunca gezerken hep beni takip eden otantik Bolivya müziği de ayrı bir zevkti. Biraz ritmik biraz hüzünlü.. Tam da buradaki dokuya yakışan…Yoksulluğun renkle bezendiği bir yer La Paz…

Çok sayıda, enstürman satan dükkan var. Boy boy gitar cinsi ve üflemeli enstürmanlar.. En sık rastladığım enstürman da panflüt diye bildiğim çok düdüklü çalgıydı.



Hani hepimizin çok yakından bildiği bir fotograf vardır. “Panflüt çalan pançolu adam” sanki bir Latin Amerika klasiğidir. Bu çarşıda pançoyu ve panflütü ayrı ayrı görmek mümkün olduğu gibi bu klasik fotoğrafın gerçeğini de görmek mümkün.



La Paz’ı yürüyerek dolaştım. Her yer ayrı bir koku, ayrı bir duygu.. Kimi yerleri tedirgin edici.. Rahatsız ediciliği ile birlikte çekici.. Kadınlar her yerde. İnşaat işçisi, dolmuş muavini, satıcı, çöpçü..İşlerini çok iyi biliyorlar. Katlı etekleri, ucuz babet pabuçları, dar kısa bedenli bluzları, şalları ve komik Lorel –Hardy şapkaları ile o kadar şıklar ki!



Azıcık bakıma alınsalar inanılmaz olacaklar! Yıllarca bu tarz giyim modelini benimsemiş olan ben (şapka dışında) Bolivya’nın bu milli giyim şekline bayıldım. Şapkaların altındaki uzun örgü saçlarının uçlarına çeşitli süsler takıyorlar. Oldukça bakımsız görünen bu kadınlar eteklerinin altına ayaksız çorap giyiyorlar. Hani şimdi bütün dünya’da moda olan! Altına ya babet cinsi pabuç ya da plastik sandalet tercih ediyorlar. İnanılmaz şıklar.. Malzemeler acık kaliteli olsa moda gösterilerinde yer alacak cinsten… Şapkalar şehirden şehre çeşitlilik gösteriyor.



La Paz şapkaları Lorel-Hardy cinsi. Etek boyları uzun. Muhtemelen soğuk olduğu için. Cochabamba tarzı şapkalar, plaj şapkası gibi. Genellikle beyaz. Üzerinde de kocaman çiçekler var. İnsana yaşama sevinci veriyor. En azından bana!

Bolivya’da hemen hemen otuz çeşit yerli varmış. La Paz’ın çoğunluğu Aymara ve Quecha. Cumhurbaşkanları da Aymara… Buranın gerçek sahipleri olan yerlilerin durumlarının çok iç acıcı olduğu söylenemez. Kendi dillerinde eğitim hakkını almak için mücadelele ediyorlar. Yerli olanlarla olmayanlar arasında çatışma olduğu söylendi. Bolivya’nın kimi şehirlerinde İspanyolca’nın yanı sıra yerli dili (hangi grup çoğunluktaysa) resmi dil olarak kabul edilmiş. Bolivya için tek kültürlü bir model olmaktan uzaklaşılması savunuluyor. Ciddi bir yerli hareketi olduğu söyleniyor. Daha çok söz sahibi olmak için mücadele ettikleri de verilen bilgiler arasında.

Bolivya, Che Guevar’ın devrim hazırlağındayken öldürüldüğü ülke.. Latin Amerika’nın en fakir iki ülkesinden biri. Aslında iklim tarım için çok uygun ve maden bakımından oldukça zengin bir ülke. Sanırım kötü yönetimler Bolivya’nın refaha ulaşmasını engellemiş. Yerlilerin yeni umudu olan Cumhurbaşkanının eğitimliler tarafından desteleklendiği söylenemez. Ben söyleyenlerin yalancısıyım.

La Paz, altiplano denilen coğrafik yapıya sahip.Çevresiyle birlikte gezginlere oldukça çok seçenek sunuyor. La Paz “death road" adı verilen rotaya’da oldukça yakın. Buradan oraya bisiklet turları düzenleniyor.

La Paz’dan başka bir not… Evleri ile ilgili. Hemen hemen evlerin tümü sıvasız. İlk gördüğümde bana bir çanağın içine atılmış çok sayıda kibrit kutusu gibi göründü. Kendi kendime olsun ortak bir mimarisi var dedim. Sonradan bu sıvasız evlerin nedenini öğrendim. Sıvasız evler, belediyeye daha düşük vergi ödüyormuş. Aslında şehre yakından bakınca tam bir kargaşa. Belki bu kargaşa burayı özel kılıyor. Eski kolonyal binalar, yarım inşaatlar, gökdelenler… Hepsi birbirine girmiş. Hani içine her şey katılmış lezzetli bir çorba gibi.. Belki burayı eşsiz kılan bu tuhaf doku.. Bana zaman zamam Mahmut Paşa zaman zaman Kemeraltı duygusu yaşattı.Zaman zaman da İstanbul’un bazı semtlerini anımsattı. Bu doku bir de yerli kültürüyle birleşince gerçekten hoş bir mekan çıkmış. Kitch ama akıldan çıkması zor. Her anımsadıkça akla hoş şeyler getirecek cinsten.

La Paz’daki başka bir durak “Coca Müzesi” Çok güzel avlulu bir bina içinde yer alıyor. Küçük bir müze, üst katında bir kafeterya var. Coca yapraklarından elde edilen özden ne yapılmamış ki! Kek, likör, bira, şarap… Likörün tadına baktım. Çok şekerliydi, hoşlanmadım. Coca birasının rengi yeşil. Biradan öte gazoz gibi görünüyor. Gördüğüm şey yanlış değilse kokain de satıyorlardı. Genç bir çocuk geldi, tozunu burnuna çekti ve gitti. Çok sıradan sanki pazardan elma alıyormuşçasına isteğini söyledi. Malı aldı ve herkesin önünde gerekeni yaptı ve gitti.
Coca bitkisi yetiştirmek, onu yaşamlarını iyileştirmek için kullanmak And dağlarında yaşayan yerlilerin geleneği. Coca bitkisi değişik özellikleri ile zor yaşam koşullarında dayanıklılık sağlıyor. Yükseklikten kaynaklanan problemleri azaltıyor. Bu arada ben de her sabah içtim. Çünkü La Paz’da nefes almak ile ilgili problemler yaşadım. Sürekli derin nefes alma ihtiyacı hissettim. Çok az eğimli yerlerde bile nefes nefese kaldım. Bunun ilacı su ve coca çayı.. Gerekeni yaptım ama La Paz’ın bir çanağın içine kurulduğunu düşünecek olursak bir yokuştan kaçarken öbürüne yakalandım.

Müzeye dönersek… Müze daha önce de söylediğim gibi küçük bir müze. Fotograflar var. Bir de İngilizce açıklamalı bir kitapçık.. Bu kitapçık coca ile ilgili her türlü bilgiyi veriyor. Bolivya, coca bitkisi üreten en önemli birkaç ülkeden biri. Batı dünyası tarafından uyuşturucu alışkanlığına neden olduğu için suçlanıyor. Coca yaprağı And Dağlarında yaşayan yerlilerin geleneği. Enerji veriyor. Maden ocaklarında çalışan işçilerin uzun saatler çalışmalarına olanak tanıyor. (bunun insani olduğu söylenemez elbette!) Tokluk veriyor. Ve de bu zor koşullarda hayatlarını sürdürmeye çalışan bu kara derili, kavruk yüzlü insanlara mutluluk veriyor. And dağlarında yaşayan erkeklerin %92 si kadınların % 82 si coca yaprağı kullanıyormuş. Şimdi bu müzenin rehber kitabındaki şiirin bir bölümünü olduğu gibi yazıyorum. Kolay anlaşılır bu nedenle ingilizce yazmak istedim.

“The purity of your heart has moved me and so, to fight the darkness which lies at the bosom of mother earth
to withstand cold, the hunger and sadness of hearts torn apart from their father
I shall give you gift for your brothers where you shall find a small plant one with much strenght
Guard the leaves with much leave and
When you feel the sting of pain in your heart,
Hunger in your body and darkness in your mind
Take them to your mouth
And softly draw up its spirit which is part of mine
You will find lovre for your pain, food for your body aand light for your mind
Furthermore watch the leaves with the wind and you will find answers to you queries……”

Bu şiir mi düz yazı mı bilemiyorum oldukça uzun ben bir bölümünü koydum. Çok etkileyici bütünü.Aslında günümüz insanın kokaine sığınma nedenleri farklı değil. Ama yerlilerin coca yaprağını kullanım biçimleri ve miktarı kokainin vücutta yaptığı tahribatı yapıyor mu bilmiyorum. Alışkanlık yaptığı kesin. Ama yaşam kalitelerini düşürüyor mu? Ömürlerini kısaltıyor mu? Bunların cevabını bilmiyorum. Yerliler, coca yaprağını yaşam kalitelerini yükseltmek için kullanıyor. "Coca yaprağı zararlıdır ama eğer yükseklerde, zor koşullarda yaşarsan coca yaprağı iyi gelir." gibi bir çıkarsama tuhaf. Anlaması zor. Ciddi bir çelişki.Oldukça derin konu! Daha fazla okumaya ve öğrenmeye ihtiyaç var.La Paz’a yakın Yungas bölgesi önemli bir coca yaprağı üretim merkezi… Bu arada coca yaprağı falına bakıldığını da gördüm. Coca yaprağına çok fazla anlam yüklemiş yerliler.

La Paz'da fotografını çekmek için çok malzeme var. Ama oldukça güç. Yerliler fotografları çekildiğinde ruhlarının çalındığına inanıyorlarmış. Ama kimisi, tezgahlarından bişeyler aldığınız zaman izin veriyor. Ruhlarını para ile sattıklarını söylemek fazla olmaz sanırım. La Paz’dan ne çok şey var anlatacak!

COCHABAMBA



Cochabamba, Bolivya'nin bir kaç büyük şehrinden biri. Kolonyal bir şehir değil. Oldukça fakir gözükmesine rağmen cok sayıda büyük pahalı jeep gördüğümü söylemeliyim. Zengin cok zengin fakir cok fakir.Bu da belli bir yozlaşmayı haklı olarak beraberinde getirmiş. Zenginliğin nedenin de uyusturucu trafigi ile ilgili olduğu söylendi.Buranın devlet başkanı sosyalist gibi gözükmesine rağmen Bolivya´nin fakirleşmesine neden olmuş. Ben söyleyenlerin yalancısıyım. Coca yaprağı ekimini teşvik ediyormuş. Kısacası kara para, burada kücük bir grubun cok zenginleşmesine neden olmus.Cochabamba´da yedi tane üniversite varmış. Bunlarında çogunluğu tıp fakültesi.Bu nedenle genç bir şehir Cochabamba. Bu şehirle ilgili aktarabileceğim en ilginç yer büyük pazarı. Çin malından,otantik dokumalara, hayal ötesi tropik meyve ve sebzelere kadar bir çok şey bulmak mümkün. Tam bir görsel şenlik. Satıcılar genellikle kadınlar..Pazarın kurulduğu yer, şehrin en fakir buna bağlı olarak en tehlikleli bölgesi. Hırsızlık korkusu ile tedirgin gezdim. Bu yazı şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım ve sebze ve meyvelere adanmıştır.




Achojcha. Peynir ya da etle pişirilen bir sebze.


Papalisa.Burada çok çesitli patates var. Her biri değişik amaçla kullanılıyor. Papalisa bu patates çesitlerinden biri.


Kurutulmuş mısır.İki gün suda bekletildikten sonra tarçın ve karanfil ile kaynatılıyor.İndirmeye yakın şeker ve limon ilave ediliyor.Kahvaltıda sıcak
tüketiliyor.Hiç sevmediğimi söylemeliyim.



Kurutulmuş mısırın ayıklanmış hali.


Lacoyote.Bir çesit kabak.Kızartılmıs kuru soğan, bezelye ve peynirle pişirliyormuş.


Yocan.Bir çesit kök.Haşlandıktan sonra tavuk ve etin yanında servis yapılıyormuş.


Tatlı patates.Haşlanarak ya da fırınlanarak etle yeniliyormuş.


Bu bir çesit tütsü,"Qhoa" Her yerde satılıyor. Her ayın ilk cuması evlerde yakılarak iyi şans getireceğine inanılıyormuş.Son derece kötü kokan bir tütsü. Yerlilerin geleneğinden bugüne taşınmış.


Chirimaja.Çok lezzetli bir meyve. Karpuz cekirdeğine benzer çekirdekleri olan yeme biçimi azıcık inciri andıran bir meyve.


Tumbo.Genellikle ezilerek meyve suyu yapmak için kullanılıyormuş.


Palmito.Haşlandıktan sonra salata yapmak icin kullanılıyor.Tatma şansım oldu. Guzel ama abartmaya gerek yok.Palmiye ağacının gövdesinden çıkarılıyormuş.Taze soğan ve domatesle salata hazırlanıyor.


Palmito ayıklanırken...


Giyilen şapkalar şehirden şehire değişiyormuş.Bu şapka La Paz´dan!


Bilindiği üzere kabak.Sütle pişirilerek püre yapılıyormuş.




Bebe lama yününden yapılmış atkılar.

Lizzie ve bendeniz. Cochabamba hatırası!

Haziran 2009

SUCRE





Sucre, beyazla yıkanmış evleri ile göz alıcı. İlk bakışta kendisini sevdiren bir kent. Uyuni’den sonra bana cennet gibi geldi.Uyuni için de haksızlık etmek istemem. Aslında Uyuni benim Bolivya'da ilk gördüğüm yerleşim yeri.Gerçekten ilk etapta Kolaylıkla fark edilen fakirlik içinde şapkalı rengarenk giysili insanların oluşturduğu fotograf şaşırtcıydı. Köyden belki biraz daha büyük olan Uyuni, ilk gördüğümde hemen kaçma duygusu yaşadığım yerlerden biriydi. Ama birkaç saat vakit geçirdikten sonra hoşuma gitmeye başladı.Çünkü herşey çok değişikti.Evet Dağlık Bolivya'daydım.Şapkalı kadınlar,pançolu adamlar, sırtlarına bağladıkları renkli bezlerde çocuklarını taşıyan kadınlar, tezgahtarların dağınıklık içinde neredeyse kaybolduğu dükkanlar...

Şili'den sonra sokakta bir Amerikan Dolarının altında lezzetli yemekler yemek inanılmazdı.Zira San Pedro’da suyu neredeyse bir Amerikan Dolarına satıyorlardı.

Merakla ve şaşkınlıkla sokaklarda gezerken herkesin fotografını çekmek istedim desem fazla olmaz.Uyuni'de bir ya da iki gece kalma planım vardı. Çünkü Uyuni'nin yakınındaki Salar De Uyuni'de (Tuz çölü) bir kaç gün vakit geçirmek istiyordum.Ancak oradaki kirlilik planımı değiştirmeme neden oldu.Sırada Potosi vardı. Oraya gitmekten de yükseklik ve soğuk nedeniyle vazgeçtim. Zira Potosi dünyanın en yüksek şehri.Rotamı Sucre'ye çevirdim.



Fotograf çekmenin pek kolay olduğunu söyleyemeyeceğim. Aslında biraz da haklılar. Bize- bana değişik gelen halleri onların yaşam biçimi. Yoksulluğu görüntülemek etik değil.Ben genellikle ilişki kurarak fotograf çekmeye çalışıyorum.Fakir yerlere turistik geziler düzenlendiğini duymuştum.Turizmin de bir etiği olmalı!

Çok hoş görünüyorlardı.Güneşin altında siesta

Yaklaşık 12 saat yolculukla Uyuni den Sucre’ye geldim. Sabaha karşı geldiğim ve önceden hazırlıklı olmadığım için (bir yere gitmeden önce nerede kalacağımı mutlaka önceden belirliyorum. ) iyi bir otele gittim. Zaten böyle bir kararım vardı. Sucre’de kendimi şımartacaktım. Çölden sonra bunu fazlasıyla hak etmiştim. Kendimi şık bir otelde buldum.

Sucre, kolonyal bir kent. Evler hep avlulu. Odalar bu avluya bakıyor. Benim kaldığım otelde böyleydi. Avluda çok sayıda devasa bitki var. Bu çok sevdiğim, pahalı otelde geceliğine yaklaşık 25 lira (110 Bolivyanos) ödedim. Şimdi ise gene gayet iyi bir hostelde kalıyorum. Tek kişilik odam için geceliğine 25 Bolivyanos ödüyorum.


Bu otelde kalarak kendimi ödüllendirdim. Ama yalnızca iki gece.. Aslında hiç pahalı değil. Bolivya standartlarında yine de bu fiat oldukça yüksek.

Uyuni-Sucre yolculuğuma gelince… O ayrı bir serüven. Küçük bir otobüs, her binen battaniyesi ile biniyor. Bavullar otobüsün üstüne konarak bağlanıyor. Ben bu fotografı bir yerlerden ama çok eskilerden hatırlıyorum. Battaniyelere önce bir anlam veremedim. Avustralya’lı bir başka hatun bana işaret etti. “niye battaniye taşıyorlar” diye.. Sonradan anlaşıldı otobüste ısıtma yoktu.

Otobüsten hoş bir iki şey daha… Yanımda oturan yirmili yaşlarında bir çocuk benim battaniyem olmadığını fark edince kendi uyku tulumunu teklif etti. Yokluk diz boyu ama insanlıklarını kaybetmedikleri kesin.

Otobüs, tuvalet molası için durdu. Ben ve Avustralya’lı hatun şaşkın şaşkın tuvalet ararken baktık insanlar kayaların arkasına gidiyorlar. Durum anlaşıldı biz de gerekeni yaptık.

"Plaza de 25 Mayo" kentin en büyük meydanı...Gerçekten çok güzel. Büyük ağaçlar, meydanı çevreleyen beyaz evler..

Sucre daha önce de söylediğim gibi kolanyal bir kent. UNICEF tarafından dünya mirası olarak ilan edilmiş. Hoş bir mimarisi var.Bunun yanısıra yeşil.İklimi mükemmel.Neredeyse kış yok! Yaz mevsimi ortalaması 25 derece kışın ise 15 derece...Tam istedigim gibi!



Burada çok sayıda Avrupalı yaşıyor. Genellikle gönüllü işler yapıyorlar. Bugün katıldığım toplantı, aileleri ile problemi olan ve yaşamak için sokakta bir şeyler satan çocukları desteklemek amacıyla yapıldı.Gönüllü işler çok çeşitli. Ayrıca yerlileri destekleyen çok sayıda grup ve organizasyon var.


Bu fotograf çocukları desteklemek için düzenlenen geceden.Bilgi yarışması yapıldı.Bu yarışmanın geliri çocuklar için kullanılacak.Soruları yanıtlarken hiç de fena değildim. :)))

Burası yerlilerin el sanatlarının sergilendiği bir müze. Ülkede çok sayıda yerli grup var.İspanyolca bilmiyorlar.Hayat onlar için oldukça zor.Onları desteklemek icin çesitli fonlar bulunmakta.Bu müze de onlardan biri. Burası yerlilerle ilgili bir etnografya müzesi.Çok hoşlandım. Hele giysileri..Rengarenk..Yerliler, el sanatlarını sürdürmeleri konusunda çeşitli fonlar tarafından destekleniyorlar.


Sözünü ettigim müzede halı dokuyan bir kadın.. Arkaları dönük olduğu için fotograf çekilmesine izin veriyorlar.

Yine müzededen

Sucre'de yaşayan çok sayıda Avrupalı var.Gönüllü işlerde çalışıyorlar. Geçmişte sömürdükleri “Sur America’yı” küçük çabalarıyla var etmeye çalışıyorlar. Belki de bir özür dileyiş! Belki de refahlarını borçlu oldukları Güney Amerika’ya bu bir minnet borcudur.

Beş gün kaldığım Sucre’de hep şehir içinde vakit geçirdim. Muhteşem büyük bir hali var. Orada nefis meyve suları içtim. Büyük porsiyon meyve salataları yedim hiçbir yerde yemediğim kadar..Sabah uyanır uyanmaz kendimi bu çok keyifli büyük pazara atıyor nerdeyse bedavaya tüm tropik meyvelerden yapılmış salataları yiyordum. Bir çok yerde meyve salatası tattım ama hiç bu kadar lezzetli olanları ile karşılaşmamıştım. Aynı şeyi meyve suları için de söyleyebilirim.



Sözünü ettiğim pazar çok büyük. Et, sebze ve meyve bölümleri olan bu pazarda kadınların çalıştığı basit lokantalar da var. Tamamıyle kültürü yansıtan bir yer. Tam bir görsel şenlik.. Orada lezzetli meyve sulari içmenin, meyve salataları yemenin yanısıra Bolivya mutfağından birşeyler tatmak fırsatım da oldu. Aslında her çesit meyve ve sebze var. Sebzeleri hakkıyla kullandıkları söylenemez.Bolivya mutfağında et cok önemli .



Sucre’de alıs verişe gelince....Hersey için pazarlık yapmak mümkün.Çok ısrarcı değiller biraz direndikten sonra hemen kabul ediyorlar.İstediğimi alıp pansiyona döndüğümde “niye pazarlık yaptım” diye utandığımı itiraf etmeliyim.


Bir şeyler satan bu Peru`lu kadının kulağında bir küpe gördüm.Çok beğendim. Senin için yeni bir tane yapabilirim dedi. Ben kısa sürede yapabileceğini düşünmüstüm.İki saatten fazla uğraştı.Fiatı konusunda anlaşmıştık.Ama onun emeğini görünce anlaştığımızdan daha fazlasını verdim.O bile hiç bir şeydi!

Sucre’de hemen her akşam pub ya da disco tarzı bir yerlere gittik. Bazı kafeler Avruplalılar tarafından işletiliyor. Bu nedenle çok tanıdık. Böylece Sucre’nin gece yaşamını gözleme fırsatım oldu. Kimi kızlar gerçekten çok güzel.Ama çok makyajlılar ve giyimleri çok abartılı.. Bu arada fakirliği gizlemek de mümkün değil. Kızlar kabul edilebilir de genç oğlanlar gerçekten iticiydi.


Fransa'dan Nadia, Yeni Zellanda'dan Linsel..Onlarla keyifli vakit geçirdim.


Sucre’de çok cici insanlarla karşılaştım.Sucre benim Bolivya’da ilk ziyaret ettiğim şehir. Güzel anılarla Sucre’den ayrıldım. Bundan sonraki durak Cochabamba.

Haziran 2009

ÇÖLDE ÇAY


Benim cok sevdigim taş agaç bu yolculugun simgesi olsun istedim ve ilk fotograf olarak koydum.

San Pedro Bolivya’ya geçiş noktalarından biri. San Pedro’dan Bolivya’ya jip turu ile geçiliyor. Bu tur iki gece üç gün sürüyor. Yaklaşık dört yüz kilometre çölde yol alınıyor.Çölü geçmek için 23 Mayıs günü sabah sekizde 11 kişilik grupla San Pedro’dan yola çıktık. Yaklaşık bir saat içinde Bolivya sınırına ulaştık. Bir saat içinde hava inanılmaz değişti. Çok soğuktu. Artık Bolivya’daydık. Yükseldiğimiz için hafiften baş ağrıları başlamıştı. Bunun önüne geçmenin yolu yine bol su içmekti. Tur şirketi su vermediği için yanımızda taşıdığımız sular çok değerliydi. Tur şirketi su yerine kola ikram ediyordu. Ekmek yerine pasta yemek gibi! Sınırda otobüsten indik. Çölde yolculuk yapacağımız jiplere bindik. Her bir jip altı kişilikti. 6 ve 5 kişi olarak bölündük.



Çölün ortasında renkleri farklı göller,gayzer ve volkanlar vardı. İlk ziyaret ettiğimiz göl, “Laguna Blanco” beyaz göl oldu. Göller taşıdıkları minerallerden dolayı değişik renklerde gözüküyor. Uçsuz bucaksız çölün ortasında yer alan bu büyüleyici göller benim birazda olsa soğuğu unutmama yardım etti.



Kızgın güneş araba içinde olduğumuz sürece yakıyordu. Dışarısı ise gerçekten soğuktu. Bu yolculuk sırasında çok sıcaktan çok soğuğa geçmek beni oldukça zorladı.

Beyaz gölden sonra sıra “Laguna Verde” yeşil gölde idi. Dağlarla birlikte inanılmaz bir görüntü oluşturuyordu. İzlemeye doyamadığım göllerden biri oldu.






Daha sonraki durak sıcak su kaynağı idi. Ben bu sefer mayomu unuttuğum için giremedim. Soğukta hızla soyunarak sıcak suya girmek ayrı bir keyif!



Gayzer

Sürekli soğuk ve sıcak arasında gidip geliyorduk. Benim vücud direncim yüksek olmasına rağmen hastalanmaktan korktuğumu itiraf etmeliyim. Foça’nın sıcağından kaçarken çölün insanı acıtan soğuğuna yakalanmıştım. Zaman zaman “bunun arası yok mu?” diye düşündüğüm oldu. Bunu da itiraf etmeliyim. Ben her zaman soğuğu tercih etmeme rağmen “ah sıcak istiyorum” dediğim anlar oldu.



Termalden sonraki durağımız, “Laguna Colarado” renkli göl oldu. Flamingoların sakin sakin gezdiği, farklı renkleri olan bir göl.



Farklı yerlerden bakıldığında farklı renklerde gözüken bir göl. İçindeki alglerden dolayı renkli gözüküyormuş. Baskın renk kiremit kırmızı idi. Flamingolar da gölün dekoru gibiydi. Unutulacak cinsten değil.



İlk günkü gezimiz bitmişti. Sıra konaklayacağımız yere gelmişti. Gördüğümüz zaman şaşkınlığımızı saklayamadık. Önceden sadece yatacak yer olduğu söylenmişti. Yüksek taş zeminler üzerinde yataklar, ısıtma yok. Dışarısı sıfırın altında on derece belki daha düşük..Üstelik dört bin metrenin üzerinde olduğumuz için de kendimizi de çok güçlü hissetmiyorduk.Baş ağrısı yakamızı bırakmıyordu. Yükseklikten kaynaklanan sorunları gidermenin yollarından biri de coca yaprağı çayı içmek. Yerliler bu yaprağı çiğniyorlar. Yüksekte daha dayanıklı olmak için San Pedro’dan almış olduğum aromatik coca yaprağı çayı benim kendimi biraz daha iyi hissetmeme neden oldu. Aslında beni yükseklikten öte soğuk zorladı. Gece beş kişilik yatakhanemizde uyku tulumu ve birkaç battaniye ile kendimizi sıcak tutarak uyumaya çalıştık.

Bizim kaldığımız yerde insanlar, çoçukları ile birlikte hayat sürmeye çalışıyorlar. Bu bir seçim midir? Yokluktan mı kaynaklanır? Oralarda doğdukları için mi bu çok zor koşullarda yaşarlar? Hangi nedenden olursa olsun böylesi bir yerde yaşamak zor ötesi. Odun yok, kömür yok. Bir gece bile kalmak çok zordu. Ben ise gördüğüm yerlerin heyecanı ile soğuğu tolere etmeye çalışıyordum.Onların bu soğuğu ve bu ilkel koşulları tolere edecek neleri vardı acaba!

Sabah güne iyi başladığım söylenebilir. Ama gözlerim tek çizgi halindeydi. Aynaya fazla bakmadan kendimi güçlü hissetmenin keyfi ile yine yollara düştük. Lüks otelimizi geride bırarak!



Bu yolculuğa “çölde safari “ demek fazla olmaz. Tozun içinde yol alıyorduk. Dağların bu kadar etkileyici olduğunu “Torres Del Paine’den sonra burada gördüm.

Çöl ürkütücü! Ürkütücü olduğu kadar büyüleyici! Jipte bile hırpalanarak ilerlediğimiz çölde, çölü geçmeye çalışan bisikletli insanlar gördük. Çok zor gibi görünen bu yolculuk aslında benim gençliğimden beri hayal ettiğim bir şeydi..Ancak 50 yaşında jiple böyle bir geziyi yapma fırsatım oldu.



Keşke daha genç olsaydım!Yıllar önce Hülya Koç’un Güney Amerika’da yaptığı bisiklet turunu anlattığı kitabını okuduğum zaman çok etkilenmiştim.O tarihlerde Güney Amerika’ya gelmek çok uzak gelmişti. Aslında buraya gelene kadar inanamadım. Hala bazen “ben Güney Amerika’da mıyım?” diyorum kendime. Bu bir düştü. Ve gerçeğe döndü.

İkinci gece daha konforlu olacağımız söylenen otele gelmiştik. Otel demek biraz zor. Çamurdan bir köy evi. Ama içi sevimliydi. Tabanı tamamen tuz, yine yüksek taş zeminler üzerinde yataklar…Yükseklik azaldığı için hava biraz ısınmıştı ama gene soğuktu. Orada gece mangalda yapılmış lama eti ikram ettiler. Lama eti burada çok popüler. Ama gene benim için çok hoş değildi.

İkinci günün heyecan verici duraklarından biri “Stone Tree” taş ağaçlar. Rüzgarın oluşturduğu bu kayalar usta ellerden çıkmış heykeller gibiydi. Ben çok ama çok etkilendim. Dikkatli bakınca her birini anlamlı şekiller olarak görmek mümkün.






Bir başka ilginç yer ise beş ay önce keşfedilmiş bir mezarlıktı. İnkalardan kaçan yerliler korunmak için kayalar yapmışlar ve bu kayaların arkasına gizlenmişler. Söylentiye göre korkudan ölmüşler.Ama muhtemelen soğuktan ve açlıktan öldüler.Herşey bozulmadan duruyordu. Havanın çok kuru olması muhtemelen kemiklerin bozulmasını engelledi.

Ürkütücü değil mi?

Daha sonraki durağımız, dumanı üstünde "Ollaque" volkanı oldu. Aktif bir volkan. Bu yolculuğum sırasında pek çok volkan görme fırsatım oldu.Daha önce pek çok volkan gördüğüm için volkan görmek sıradanlaşmıştı benim için.İlk heyecanımı kaybetmiştim.



Bir başka heyecan verici durak “Salar De Uyuni” Uyuni’deki çok büyük tuz alanı. İnanılmazdı. Birkaç gün geçirmeyi isteyebileceğim bir yerdi. Ancak birkaç saat kalabildik. Oradaki “ Isla Del Sol” adı verilen adayı gördüğümde çok heyecanlandım. Sonuz beyazlık içinde kaktüsler içinde bir ada. Kaktüslerin kimisinin yaşı yüz yıldan fazlaydı.





Bu tuz bölgesinde zemin düz ve beyaz olduğu için komik fotograflar çekiliyor. İşte benim fotografım. Tuvalet kağıdı rulosunı itmek beni oldukça yordu! :))



Sonunda yolculuğumuz bitmişti. Zorlayıcı ama çok keyifli. Bazı fotograflara bakarken şimdi gene aynı heyecanı duydum. Belki daha çok keyif aldım. Çünkü sıcak yatağımın içinde yaşadıklarımı hayal etmek iyi geldi.
Yolculuğumuz Uyuni’de sonlandı. Orada tren mezarlığını ziyaret ettik. Uyuni ilk görüşte hayal kırıklığı yarattı.

Uyuni tren mezarligi


Bu fotograf ayrılmadan önceki son yemeğimizdi.

Uyuni de kalmamaya karar verdim. Aklımda olan Potosi idi. Fakat dört bin metrenin üzerinde olması planımı değiştirmeme neden oldu. Çünkü artık soğuk istemiyordum. On saatlik bir yolculukla Sucre’ye geldim. Çok sevdim. Ama Uyuni’de kalsaydım “Salar De Uyuni’ye” gitmek için bir kez daha fırsatım olacaktı. Gidecek olanlara duyurulur. Salar De Uyuni’de birkaç gün geçirilmeli. Benim aklım kaldı.

UZAK KITADAN YAKIN GÖRÜNTÜLER 2






















SAN PEDRO ATACAMA


San Pedro Atacama, Şili’nin kuzeyinde Atacama çölünde bir turistik köy, bir vaha..Tozlu sokakları, çamur ve kaktüs gövdesinin karışımından yapılmış evleri ile gerçekten etkileyici. Şili’nin en eski kilisesi de burada. Bu bembeyaz kilisenin çatısı kaktüs gövdesinden yapılmış.



San Pedro, sanki film çekmek için kurulmuş bir plato.Burası aynı zamanda Bolivya’ya geçiş noktası. Buradaki coğrafik yapı “altiplano” diye tanımlanıyor. Yüksekteki düzlükler gibi bir anlamı var. Göller,volkanlar,çöl, gayzer bir sürü cazip şey var burada. Bu nedenle önemli bir turistik nokta. Herşey turistlerin ihtiyaçlarına göre planlanmış.

San Pedro Atacama’ya Valparaiso’dan yaklaşık 26 saatlik yolculukla geldim.Yolculuk yorucuydu ama burası gerçekten görülmeyi hak eden bir yer,çevresiyle birlikte. Atacama çölü, dünyanın en kurak çölüymüş. Gündüz sıcak ama rahatsız edici değil. Gece soğuk. Herhangi bir ısınma sistemine ihtiyaç yok.Evleri yaparken kullandıkları çamur ve kaktüs cinsi bitkiler odaların içini yazın serin kışın sıcak tutuyormuş. En iyi izolasyon maddesi yine doğadan!Ne varsa doğada!

Burada yaşayanlar eminim bu çöle şükrediyorlar. Turizm neredeyse tek gelir kaynağı. Çok sayıda turizm şirketi mevcut. Bir yere gitmeden önce birden fazla şirketle konuşmak hatta pazarlık yapmak lazım.

Şimdiye kadar gittiğim hiçbir yerde hediyelik eşya dükkanlarından bir şey alma isteği duymadım. Burası için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ama oldukça pahalı. Bolivya tarafının daha ucuz olacağını düşünüyorum. Bu seferde taşıma problemi… Bakalım nasıl halledeceğim!





San Pedro Atacama'dan gidilebilecek pek çok yer var. Bunlardan biri "Valley De La Luna" Ay vadisi...Bu bölgenin yüzeyi ayın yüzeyine benzediği için bu ad verilmiş. Çöl'ün bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemiştim. Rüya gibi..Buradaki sonsuzluk duygusu deniz de açılırken duyduğum sonsuzluk duygusundan biraz daha farklı..Belki biraz ürkütücü..Hani hiç bir kara parçasının görünmediği açık denizdeki yolculuk gibi.. Şimdi Bir kaç foto bu vadiden...



















San Pedro'daki bir başka etkileyici yer, "Tadio Gayzer" Tadio yerli dilinde “ağlayan büyük baba” anlamındaymış. Bu gayzer, 4000 metrenin üstünde bir yükseklikte yer alıyor. Yüzey şekli, yaşlı insan yüzüne benzetildiği için bu ad verilmiş. “Ağlayan” diye tanımlanmasının nedeni yüzeyde akan çok sayıda ince su kaynakları.

Bu gayzere gitmeden önce yüksekliğe vücudumuzu hazırlamak için bir gün önceden içki içmemek, az yemek yemek, bol su içmek, yatmadan önce parasetamol almak gibi yapılması gereken şeyler var. Bu söylenenler yapılmazsa şiddetli baş ağrısı ve kusma gibi sıkıntılar yaşanabiliyor. Ben kazasız atlattım. San Pedro'da suyun içinde arsenik olduğu için çeşmeden su içilemiyor. Yüksekliğe uyum sağlamak için çok su içilmesi gerekiyor. Aksi takdirde sağlık problemleri yaşamak mümkün. Bu nedenle sokakta herkes 5 litrelik şişelerle geziyor. Suyun arsenik taşıması iyi bir iş ortamı yaratmış. Zira su çok pahalı! San Pedro’nun oldukça pahalı bir yer olduğunu da ilave etmek isterim.



Gayzer'de gün doğumunu yakalamak için sabah dörtte yola çıktık. Hava inanılmaz soğuktu. Sıfırın altında yirmi derece…Hayal etmesi bile zor. Var olan herşeyim üstümdeydi. Ama sabah gün doğumunda orada olmak inanılmazdı. Gerçek değildi sanki.



Daha sonra tur şirketleri açık havada kahvaltı verdiler. Görülmeye değerdi. O soğukta bir bardak sıcak çayın ya da bir bardak kahvenin değeri anlatılamaz. Sıcak çay, o muhteşem manzara ile beraber beni gerçeklikten uzaklaştırdı.Rüya gibiydi! Zira yoğun su buharı görüş alanını daraltıyordu. Bu da oradaki güzelliği katladı elbette.

Kahvaltı ettikten sonra o soğukta soyunup sıcak sulara girmek ise nasıl tanımlanır bilmiyorum. Mutlu olduğum gezilerden biri oldu. Dönerken bir çok hoş yeri ve küçük yerleşim yerini ziyaret ettik. Bu arada lama şiş yedim. Herkese tavsiye edilir. Ufak bir ayrıntı buraya gelmek lazım! Şimdi bu geziden birkaç fotograf..





















San Pedro’dan unutulmayacak bir anı ise “gökyüzü nasıl okunur” adlı toplantıya katılmam oldu. Alanında yetkin bir kişi büyük teleskoplarla gökyüzündeki cisimleri gösterdi. İki saat açık havada yapılan etkinlik gerçekten hem öğretici hem bilgilendirici hem de çok heyecanlandırıcıydı. Gökyüzüne çıplak gözle bakarak orada gördüklerimizi anlamlandırmanın öneminden söz edildi. Ve bunun toplumdan topluma çeşitlilik gösterdiğinin altı çizildi. Satürnü görme şansım oldu. Hani o etrafındaki halkasıyla zarif satürnü… Merak etmeyin sizinle de paylaşacağım.



Bu arada San Pedro’da gökyüzü inanılmazdı. Bunun yükseklikle ilgisi olabilir mi? İlgili kişi lazer kalemlerle gökyüzündeki takım yıldızları gösterdi. Haç, lama daha bir çok şekil görmek mümkün. Önemli olan bakmak!
San Pedro macerası bitti. Şimdi yeni bir macera başlıyor. Çölü geçerek Bolivya’ya gideceğim. Bakalım beni neler bekliyor?

VALPARAİSO



Valparaiso, Pasifik Okyanusunu yüksekten gören tepelerin üzerine kurulmuş bir şehir. Benim için oldukça yorucu olduğunu söyleyebilirim. Merdivenler, merdivenler...Ayrıca ulaşım aracı olarak bu tepelere ulaşmak için "füniküler" adı verilen asansörler kullanılıyor.Şehri yürüyerek gezdim. Beni çok zorladığını söyleyebilirim. Burası Santiago'ya iki saat mesafede bir yerleşim yeri. Tepelerin üzerindeki renkli evler ve duvar resimleri gerçekten çok güzel.Ama burada da Santiago gibi eski yeni birbirine karışmış.Fotograf çekmek oldukça zor.Gözün ayıklaması gereken çok şey var.O da pek mümkün değil.Elektirik telleri, eski renkli evlerin dibinde bitivermiş apartmanlar..Renkli apartmanlar! Neye yarar ki!

Burada Pablo Neruda'nın uzun yıllar yaşadığı evi var. Neruda,şehir merkezi ile bağlantı kuran bu merdivenlerden çok etkilenmiş. Ayrıca burası Allende ve Pinoche'nin de doğum yeri. Yokuşları uzaktan seyretmek "aşkların en güzeli" ama tırmanmak gerçekten eziyet verici..Burası 2003 yılında UNESCO trafından dünya mirası olarak ilan edilen kentlerden biri. Eminim yıllar önce çok etkileyici idi.Valparaiso resimlerde çok farklı..

Valparaiso bu resimdeki kadar etkileyici değil.Elbette renkler hemen insanı yakalayı veriyor. Güzel bir körfeze yerleşmiş olan bu şehrin göbeğinde kocaman, çirkin bir liman var. Önemli bir liman kentiymiş. Denizi gören renkli evler bu çirkin limana bakıyor.

Ayrıca çok da güvenli olduğunu söylenemez.Çok zengin ve fakirlerin birlikte uyum içinde yaşaması imkansız. Bu durum ciddi bir sosyal problem yaratmış. Neredeyse her konuştuğum insan hırsızlık konusunda beni uyardı.







Buradan akılda kalacak olan kesinlikle duvar resimleri olacak.Çöp tenekelerinin üzerinde bile resim var.

İşte bir örnek. Böyle bir çöp kutusuna çöplerinizi atarmıydınız?

















Renkli evleri çekmeye çalıştım. Işık izin verdiği sürece...Zira burası yaz gibi..Hava oldukça sıcak. Güneş yakıcı..Mevsimler mi beni kovalıyor ben mi mevsimleri bilmiyorum.Şimdiye kadar üç mevsim yaşadım.İlkbahara sıra gelmeyecek sanırım.Bir kaç bir şey daha..

















Duvar resimlerinin minyatürleri..Almadım ama aklımın kaldığını söyleyebilirim.Alınca da bir tane yetmez! :))

Şili'yi temsil eden üç şey var. Tarım, bakır madenleri ve balıkçılık. Bir çok yerde bakır üzerine işlenmiş resimler görmem mümkün. Bu hostel tanıtım yazısı da bakır üzerine işlenmiş. Ben çok sevdim.Gerçekten karmaşanın içinde o kadar çok güzel şey var ki!

Sokağın ortasında bir enstalasyon!


Buradan küçük hoş bir anı ile bu yazıyı bitireyim.İlk gün bir yandan yokuş tırmanıp bir yandan kan ter içinde haritaya bakmaya çalışırken genç bir çocuğa yol sordum.Bu pırıl pırıl çocuk iki gün boyunca keyifle bana eşlik etti.Broşürler getirdi. Ben onu hiç unutmayacağım.İşin ilginç yanı o ingilizce ben ispanyolca bilmiyordum.

Seyahatim boyunca en azından şimdiye kadar karşılaştığım fransızlar çok şekerdi. Stephanie &Cedrec. Onlarla çok güzel vakit geçirdim. Belki yolculuğumuzun bundan sonraki kısmında tekrar buluşma şansımız olacak.Fransızlarla ilgili fikrim değişiyor.

Mayıs 2009


Hostal Acuarela, Templaman 862,7000 Şili Pesos

SANTİAGO

Santiago, nüfusu beş milyonun üzerinde olan oldukça büyük bir kent..Aslında her büyük şehir gibi kalabalık ve gürültülü.Burada beni ilk çarpan şey Şili'deki diğer şehirlerde olduğu gibi duvar resimleri.İkinci olarak da Pablo Neruda'nın tüm çocuksu dünyasını yansıtan evleri..

Santiago, büyük meydanları, parkları ve geniş caddeleri ile o büyük kalabalığa rağmen insana ferahlık duygusu veren bir şehir.En güzel yanlarından biri şehrin merkezine çok yakın soluklanacak yerlerin olması..Hani gizli bahçe diye tanımlayacağım cinsten..


Bu fotograf " Catedral de Santiago".Bu katedralin yer aldığı"Plaza de Armas" Armas'a meydanı Santiago'nun en büyük meydanı. Bu meydanın etrafında bir kaç eski bina var. Bu onlaradan biri.. Santiago çok deprem gördüğü için kendini hep küllerinden var etmiş. Bu depremler sırasında çok sayıda eski bina yıkılmış.Bu nedenle eski ve yeni birbirine karışmış. Biraz İstanbul gibi..


"Municipalidad de Santiago" Santiago Belediye binası


Armasa meydanı tam bir şenlik yeri. Hafta sonları etrafındaki sokaklarda el sanatları pazarları kuruluyor.Meydanın tam ortasında insanların satranç oynadığı bir yer var. Belediye tarafından organize edilmiş.Gerçekten çok ilginç. Oyanayanlar, oynayanları ilgi ile izleyenler.Bu kadar meraklının birarada olması görülmeye değer. Kadın- erkek, genç- yaşlı bir arada ortak bir zevki paylaşıyor.Şili'liler zeki insanlar olabilir mi? Zeki olup olmadıklarını bilemem ama karşılaştığım tüm Şili'liler çok sempatik ve yardım severdi. Hemen yanaklarını uzatmaya ve öpmeye hazırlar:))

Yine bu meydandan başka bir görüntü, eski tip fotoğraf makinesi kullanan fotografçılar.Santiago hatırası! Üzerine çıkılıp poz verilen küçük atlar da bu fotografçıların önemli aksesuarlarından.. Bu atlara merakı olan bir başkası da Pablo Neruda. Evinde bu atlardan bir koleksiyonu var. Neruda neyi toplamamış ki! Atlar sadece bir tanesi..

Bu görüntü yine aynı meydandan. İlk gördüğüm zaman insanların bir şeyi protesto etmek için toplandıklarını düşündüm. Bir daire içinde dans ediyor ve şarkı söylüyorlardı. Kimisi birbirine çok sıkı sarılmıştı. Daha sonra bunun bir çeşit ibadet şekli olduğunu öğrendim. Hristiyanların içindeki bu grup kilise dışında şarkı söyleyip dans ederek ibadet ediyormuş. Bu arada ortada elinde mikrofonla bir adam diğer insanları bu toplantıya davet ediyordu. İlginçti ama anlamlandırmak zordu gerçekten! Tuhaf olduğu söylenebilir.

Buones Aires'te çekemediğim fotografı burada çektim. Arabalar kırmızı ışıkta beklerken hoş bir kız ortaya fırladı.Gösterisini yaptı. O da mı sirkle ilgili okula gidiyordu bilemem! Ama çok sempatik olduğu kesin.Bu çocuklar, arabaların camlarını silmek yerine jonglörlük yapıyor ya da tek tekerlekli bisiklete biniyorlar. İşlerini çok iyi yaptıkları kesin!

Bella Vista civarından eski bir ev..


Burada ziyaret ettiğim yerlerden biri de "Mercado Central" Santiago'nun çiçek pasajı.. Bu güzel görünüşlü midyelerin lezzetleri konusunda çok emin değilim.Daha önce denemiştim.Aklımda kalanlar çok hoş değil.


Muhteşem görünen şey deniz kestanesi..Popüler kabuklulardan bir diğeri de istridye (oyster). Genellikle çiğ tüketiliyor.İstiridye seven çok insanla karşılaştım.


Şimdi de duvar reimlerinden bazıları...Yorum bakanın!













Santiago'da en çok keyif aldığım yerler, Pablo Neruda'nın evleri oldu. Evlerinden biri kaldığım hostele çok yakındı. Bella Vista'da. Aslında ev, büyük tutkuyla bağlı olduğu üçücü karısı Matilda'nınmış.Neruda tarafından tasarlanmış.Denizci olmamasına rağmen saplantılı bir şekilde denize ve gemilere bağlı olan Neruda evi tamamen gemi gibi tasarlamış.Evin tabanı ve tavanı ahşap.Dalgada gemideymiş duygusunu yaşamak için tabana hafif eğim verilmiş. Evin içindeki malzemeler, gemilerden çıkan parçalardan yapılmış. Evin pencereleri kamara penceresi, lumboz gibi.

Biriktirmeyi seven bir adam Neruda.Bebekler,şişeler,renkli bardaklar, atlar..Bu ev Pinoche döneminde epeyi zarar görmüş. Büyük bir kısmı orjinal olmasına rağmen sonradan eklenen bölümlerinin de olduğu söylendi. Evin kapıları çok küçük, tavanları alçak ve odaları oldukça ufak.Evin içindeyken gemideymişim gibi hissettim. Onun çocuksu ve komik dünyasını anlamak çok kolay.Yatağının üzerinde kocaman pofuduk bir kedi var. Orjinal olduğunu söylediler. Bu arada evin bir bölümü de deniz feneri gibi yapılmış. Evin içinde fotograf çektirmedikleri için bu evden fotografım yok. Sadece bahçesinden..



Neruda'nın Santiago'daki en büyük evi, Santiago'ya bir buçuk saat mesafede "İsla Negra'da" Kara adada. Bir ada değil burası.Deniz kenarında kapkara büyükçe bir kaya parçası var.Bu kaya parçası ada görünümünde.Bu nedenle ada kara ada.

Neruda'nın burdaki evi gerçekten çok etkileyici. Denizi biraz yüksekten gören, kesif yeşilin içinde. Kıyıda nerdeyse heykel görünümünde olan büyük kayalıkların var.Ben dalgaların çok büyük olduğu sisli bir günde oradaydım.Anlatması çok zor. Yıllar önce "Postacı" filmini seyrettiğim zaman çok etkilenmiştim.Postacıdan sonra rüzgarın ve denizin sesini dinlemek sırası bendeydi...


"Bir attır rüzgâr -denizde, gökte -devineni dinle- Götürmek ister beni:dinle-nasıl devinir dünyada -taşımak için beni uzaklara"

Neruda'nın bu güzel coğrafyadaki evi yine kendi tarafından tasarlanmış.Bir kaç bölümden oluşan bu evde de yine gemi duygusu yaratmak için elinden geleni yapmış. Ev biçimi ve eşyalarıyla adeta bir gemi! Evin bir bölümü de hareket eden tren gibi yapılmış. Trene ilgisi de babasının makinist olmasından kaynaklanıyormuş.

Bu Lokomotif Neruda'nın en büyük oyuncağı olarak tanıtılıyor.


Pablo Neruda bir kolleksiyoner. Renkli bardaklardan, (piyano çalmamasına rağmen) piyanonun bacaklarını oturtmak için kullanılmış renkli kül tablası görünümündeki eşyalara, şişelere, bebeklere, kabuklu deniz hayvanlarına, kelebek ve böcek koleksiyonuna kadar bir çok şeyi biriktirmiş."Ben oyuncaksız yaşayamam" diyen Neruda arkadaşlarını çok önemsemiş. Bir çok ünlü yazarla yakın dostluk kurmuş. Bunlardan biri de Nazım Hikmet.Nazım Hikmet, Güney Amerika'da Türk Pablo Neruda olarak anılıyor.

Neruda ve Matilde'nin mezarı.



Evin içinde fotograf çekilmesine izin verilmiyordu. Elimden gelen budur!!

Pablo Neruda muzip kişiliği ile de akıllarda yer etmiş. Matilde'ye tukuyla bağlı olmasına rağmen sadece erkekler için yaptırdığı tuvaletin içine çok sayıda dönemin çıplak kadın resimlerini koymuş.Neruda,konuklarını evine davet ettiği zaman büyük bir masanın etrafında onları ağırlarmış.Masa başına oturan Neruda kendini kaptan gibi hissedermiş. Konukların tabaklarının altına koyduğu servislerde gemi resimlerini, kendisininkin de ise kaptanın yol haritasını tercih ederek bu duyguyu pekiştirirmiş.Aslında hayatla dalga geçmiş. Bir sürü şey anlatıldı. Aklımda kalanlar bunlar...

Pablo Neruda'dan alıntıyla bitireyim bu yazıyı...
"Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler"


Hostel Bellavista, Dardignac, 0184 8500 Şili Pesos

Mayıs 2009

TEMUCO


Şili'nin mili çiçeği "Copihue" Bu fotograf bana ait değil.

Temuco hakkında bişeyler yazıyorum ama sadece geldiğimi unutmamak için..Ya da bir daha Şili'ye yolum düşerse buraya tekrar gelmemek için..O kadar da kötü değil! Belki zaman zaman ben beklentimi yüksek tutuyorum. Bu nedenle ufak hayal kırıklıkları yaşıyorum.

Şehri kötü tanımladıktan sonra güzel bir şeylerinde olduğunu göstermek için duvar resimlerini paylaşmak isterim. Çok hoşuma gitti. Hani küçüğü olsa alacağım cinsten.. Bu duvarları tuval gibi kullanıp muhteşem renklerle desen çizenler gerçek sanatçılar olmalı.Duvar resimleri ile Şili'nin pek çok şehrinde karşılaştım. Bir tesbitim de genellikle fakir ve cazibesi olmayan şehirlerde böylesi duvar resimlerinin yer alması. Bu bir tesadüf müdür?

Bu büyük duvar resimleri Şili'nin bir karakteristiği olmalı!

Bir sürü sakin yeri dolaştıktan sonra burası çok gürültülü geldi. Siz de bana "niye geldiğimi sorabilirsiniz?" Pucon'a bir saat mesafede bir yer Temuco. Gelme nedenime gelince Mapuche'leri görmek..Elbette fotografa bakar gibi onları görmek değildi amacım. Yaşam biçimleri ile onları tanımak istedim. Sonuç olarak onların yerleşim yerlerine gittim. Adı da çok hoş Chol Chol (ÇOL ÇOL). Neyse heyecanla gittim. Tamamiyle hayal kırıklığı.. Gittiğim yer son derece fakir bir mahalleydi. Mapuche yaşam biçimi anımsatacak hiç bişey görmedim. Tozlu sokaklar, kırık dökük evler..

Tam okul çıkışında oradaydım. Sadece ergenler diğer yaşıtlarından farklı değildi. Hem giyim biçimleri hem de davranış biçimleri ile..Baskın olan kimdir ki bu çocukları tek tip yaratmayı başarıyor. Mapuche'lere gelince... Chol Chol' da kırık dökük anladığım kadarıyla "nerede Mapuche'ler" dediğimde "todo Mapuche"cevabını verdiler. Yani oranın tamamıyle Mapuche olduğunu söylediler. Gözüken sadece fakirlikti!

Şehre döndüğümde belediyenin büyük marketine gittim.Yani Mapuche'lerin el işlerinin satıldığı büyük bir kapalı pazar. Bir sürü ahşaptan yapılmış aksesuar Amasra işi..Benim en ilgimi çeken lama yünleriydi.Hemen bir düzeltme! :)) Maalesef onlar lama yünü değilmiş. Orada yazılan "Lana" yani yün demekmiş. Bu da komik bir anekdot olsun. Bunun yanısıra Mapuche'lere ait boynuzdan yapılmış düdükler, pan flütler ve vurmalı sazlar vardı ilgiye değer..







Temuco, bir sanayi şehri. Bir üniversitesi var. Buna bağlı olarak genç nüfusu çok olan bir kent .Burayla ilgili bir kaç birşey söylemek gerekirse kalabalık ve gürültü ilk aklıma gelenler. Ben Mapuche diye geldim ama... Mapuche ilk aklıma gelenlerden olmayacak..Varsa da bir iki küçük yerleşim yeri! Oralarda kendilerine biçilmiş hayatı sürdürüyorlar. Yaz mevsiminde kendi özel giysilerini giyerek ufak gösteriler düzenliyorlarmış. Ben o kadarına da tanık olamadım.

Temuco'da bugün yaptığım şehir turunda gittiğim en ilgi çekici yer "Feria Libre" idi.Feria pazar anlamında.Büyük bir pazar her türlü yiyecek - içecek var. Sebze - meyva, et ve her türlü deniz yaratığı. Burası kitaplarda "ziyaret edilmeli" olarak belirtilen yerlerden.Başka bir not fiatlarla ilgili. Aslında fiatlar Türkiye'ye çok yakın. Belki biraz daha ucuz olabilir kimi kalemlerde..Et, balık ve peynir kesinlikle Türkiye'den daha ucuz. Ayrıca peynirlerini de çok sevdiğimi söylemeleyim.


Tadına bakılması gereken bir de çorbaları var "Caldillo" çorbası.Ben de eksik kalmadım. Bilumum midye içinden hazırlanmış bir çorba..Adeta sulu midye yemeği.Ama midyelerin hiç biri birbirine benzemiyordu. Herkes iştahla yiyordu.Kendimi zorlayarak ancak bir kaç kaşık yiyebildim.

Gittiğim yerlerde kokular, gördüklerim çocukluğumdan bir şeyleri çağırıştırıyor. Bugün midye çorbasını içerken yirmili yaşlarımda yaşadığım bir anım geldi aklıma. Annem kendi çıkardığı midyelerden özenli bir midye sote hazırlamıştı (et sote oluyor da neden midye sote olmasın!).Yememek için nasıl direndiğimi bugün gibi hatırlarım.



Suyun içinde yüzen midye içlerinden oluşan çorbayı içmek kolay olmasa da içtim. En azından bir kısmını..Çünkü bu çorbayı servis yapan kişi çok keyifle servis yaptı. Çarem yoktu içmekten başka.. Çorbanın içindeki midyeler daha öne Chiloe adasında gördüğüm ipe dizilmiş kurutulmuş midye içleriydi.

Bu çiçek de burada çok rastladıklarımdan..yağmurun altında çok güzel gözüktüler bana..Böylece burada da yerini almış oldu. Gelecek yazım Santiago'dan olacak.

Temuco'dan kalan güzel şey kaldığım hostel olacak.

Tribu Piren, Prat 69, 8000 Şili Pesos



Mayıs 2009